Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-46 / Askercilik oyunu

Benim öğrencilik yıllarımda Kıbrıs’ta zorunlu askerlik yoktu. Bir meslek olarak askerlik, hemen hemen hiç kimsenin aklından geçmezdi. Olsa olsa, insan polis olabilirdi. O da pek tercih edilen bir meslek değildi. Çoğunlukla başka bir iş bulamayanlar polis olurdu.

Buna rağmen okulda askercilik oynamaktan geri kalmıyorduk. Biz öğrenciler için bir oyun olan “izcilik” aslında askerliğe ön hazırlıktan başka bir şey değildi. Gerçi biz bunun farkında bile değildik. Ama bugün geriye baktığım zaman bunu net bir şekilde görebiliyorum.
İngiliz Okulu’nda bizler “boy scout” (erkek çocuk izcisi) idik. Bol cepli haki gömlek ve kısa paltolon (pantolon) giyer başımıza da İngiliz askerlerinin Afrika’da kullandıkları geniş siperli bir şapka geçirirdik. Gömleğimizin sol cebinin üzerinde, benim çiçeğe benzettiğim, izci arması dikiliydi. Üst tarafı bezle örtülen cebin içinde, yanımızdan eksik etmediğimiz uzunca madeni bir düdük bulunurdu. Düdük kaybolmasın diye alt tarafından geçen bir sicimle boynumuza asılıydı. Düdükler, haberleşme aracımızdı. Yanımızdan eksik etmediğimiz bir alet de İsviçre çakısı idi. Çoğunlukla koyu kırmızı renkli olan bu çok amaçlı çakılar paltolonumuzun sağ tarafında asılıydı. Bu çakılar her derde deva aletlerdi. Kapaklı veya mantarlı şişeleri açar, makas olarak kullanılır, konserve kutularını açardı. Bir ormanda kaybolduğunuz zaman varlığınızı sürdürmek için bu çakılar biçilmiş kaftandı.
İzcilerin manevi babası Baden-Powell diye biriydi. Kim olduğunu bilmezdik ama izcilik teşkilâtının kurucusu olduğunu hepimiz ezberlemiştik. Peki kimdi bu adam? Afrika’da savaşmış bir korgeneraldi. Orduda keşif müfrezelerinin neyi nasıl yapmaları gerektiği konusunda bir de kitap yazmıştı.
Boer savaşları sırasında Baden-Powell’in bulunduğu Mafeking kasabası Güney Afrikalılar tarafından kuşatıldı (1899-1900). Beklenen yardım dışarıdan gelmediği için kuşatma uzun sürdü. Bu arada mesaj götürüp getirme ve ona benzer ayak işleri kasabadaki gençler tarafından yapıldığı için askerler silâh başında kalma olanağı buluyorlardı. Bunu gören Korgeneral “scouting” (keşif) işlerinin gençlere öğretilmesinin yararlı olacağı kanısına vardı.
1906 yılında bir deneme yaptıktan sonra 1807 yılında izcilik teşkilâtını kurdu. Ertesi yıl da gençlere adapte ettiği “scouting” kitabını “Scouting for Boys” (Gençler için İzcilik) adı ile yayınladı. O gün bugündür bu kitapçık dünyada en çok satılan/okunan 4. kitap oldu.
“İzci” kelimesi herhalde iz/izlemek kelimesinden oluşturulmuştur ve “izini takip edip aradığını bulan” anlamına geliyor. Ne var ki “izci” kelimesi yeni bir kelimedir. Ondan önce Osmanlıca “keşşaf” kelimesi kullanılıyordu. “Keşşaf” kelimesi “keşif” kelimesi ile akrabadır ve “ordunun geçeceği yolu görmek ve bilgi almak için ileri gönderilen müfreze, keşif kolu” demektir. İzcilik ile askerlik arasındaki ilişkiyi ortaya koyması bakımından ilginç bir niteleme. [Keşşaf kalıbında olan kelimeler Osmanlıca’da “bir işi çok yapan “ anlamına geliyor. Keşşaf (çok keşfeden), cerrah (çok cerheden, kesen, yara açan), seyyah (çok seyahat eden), hammal (çok yük taşıyan; “hamile” ise yük taşıyan kadın demektir), gaddar (çok gadreden, zulmeden), fettan (çok fitne saçan), meddah (çok metheden), hattat (çok – güzel -  yazan) gibi.] 
Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekirse izcilikte epey yararlı şeyler öğrenmiştik. İlk yardımda neler yapmamız, nasıl iz sürmemiz gerektiği, gündüz veya gece yönümüzü nasıl tayin edeceğimiz gibi şeyler.
Genellikle iki gruba ayrılırdık. Öndeki grup, okul etrafındaki korulukta birtakım izler bırakarak ilerler ve bir ağaç kovuğuna veya bir taşın altına bir mesaj bırakır ve belli bir yere saklanırdı. İkinci grup, vakit gelince yola çıkar ve izleri bulmaya çalışırdı. Kırık bir dal veya büyük bir taşın önüne konmuş küçük bir taş, gideceğimiz yönü gösterirdi. Onları izleyerek mesajı bulurduk. Mesaj birinci grubun nerede saklı olduğuna işaret ederdi. Ona göre, gidilip öteki grup bulunurdu.
Gruba varıldığı zaman, meselâ, birinin bacağının kırık olduğu söylenirdi. Hemen bacağı destekleyecek bir dal bulunur ve dal, iç fanilalarla bacağa bağlanırdı. İki odundan yapılan sedye ile yaralı okula taşınırdı. Veya orada hep birlikte oturulur ve yeni bir konuda bizlere bilgi verilirdi.
İzci başımız Nevzat hocaydı. Babacan ve cana yakın birisiydi. Çoğu hocayla konuşamadığımız konuları onunla rahatlıkla konuşabilirdik. Elbette ki belli bir disiplin çerçevesinde. Kafasını attıran olursa onu müdüre şikâyet ederdi. Mezardan yeni çıkmış iskeleti andıran İngiliz müdürün odası dayak yeriydi. Anlatılanlara göre, öğrenciye sandalye üzerinde eğilmesini emreder ve onun kaba yerlerine değnekle vururdu. O odadan korkmayan öğrenci herhalde yoktu.
Bir güneşli kış günü koruluğun bir yerinde buluşmuş ve halka şeklinde oturmuştuk. Öğrencilerden biri, nezle olduğunu ve ne yapması gerektiğini hocaya sordu. Nevzat Bey, rahmetli, soruyu şöyle yanıtlamıştı:
– Senin ne yapacağını bilmiyorum ama size kendimin ne yaptığını söyleyeyim. Nezle olduğumda ya ava giderim ya da ovalarda bol bol yürürüm. Dönünce bir şişe zivaniya açarım; yarısını içer, kalan yarısını da bedenime sürünürüm. Yatağa girer, terlerim. Ertesi güne nezleden eser kalmaz.

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı