“Ömrümüz Kıbrıs sorunu ile uğraşmakla geçti. Gözümüzü açtık, karşımızda EOKA’yı bulduk. Sonra da 1958 olayları. Gençliğimizde 63 ve 67 olayları arkasından da 74. 83 derken 2004’e geldik. Yaşlandık, gidiyoruz hala Kıbrıs sorunu, sorun olmaktan kurtulamadı” diye yakınanlara çok rastladım. Türkler de yakınıyor Rumlar da. Bu konuda ayrı gayrı yok.
Ne var ki dostumuz Mirka olaylara farklı bir açıdan bakıyor: “Bizim nesil çok şanslı. Çocukluğumuzu orta çağda yaşadık. Gençliğimizi Yeni çağda geçirdik. Şimdi de bilgisayarlı, akıllı telefonlu İletişim çağında yaşıyoruz. Üç çağı bir arada yaşamak az rastlanır bir olay.”
Gerçekten de çocukluğumuz, ilkel koşullarda geçti. Köyde ne elektrik vardı, ne akar su, ne de doğru dürüst yol. Yani yol vardı da yazın toz toprak deryasıydı, kışın da çamur deryası. Yolun içinde su birikintileri oluşurdu. Onları atlamaya çalışırken bazan ayağımız kayar, yere düşerd’k ve üstümüz başımız berbat olurdu. Eve geldiğimizde de azar işitirdik.
Yollardan araba geçmediği için oraları bizim oyun alanımızdı. Mahalle çocukları Türk, Rum toplanır; çamur olmadığı zamanlar orada oynardık. Kendimize oyun yaratmakta mahirdik. Kabukları sıyrılmış bir kamış, bazan atımız olurdu, bazan da arabamız. Eski bir bisiklet tekerleği ile yarışlar yapardık. Hele tekerlek eski bir araba lastiği ise keyfimize diyecek olmazdı. Birimiz kıvrılır içine girerdi, öteki de onu yuvarlardı. Kuşkusuz eski araba lastiği bulmak çok zordu çünkü köyde araba pek yoktu. Buna karşılık bisiklet boldu. Bisikletin iç lastiğinden top yapardık. Bu toplar, içleri dolu olduğu için ağır olurdu. Vurduğu yeri morartırdı. Ama hiç umurumuzda olmazdı.
Ham maddesi bol olan oyunları tercih ederdik. Taşları üst üste dizer ve “skadulliga” diye bir oyun oynardık. Elimize aldığımız yuvarlakça bir karataşla, belli bir mesafeden, dizdiğimiz taş yığınını yıkmaya çalışırdık. Kaç taş yıkabilirsen o kadar puan kazanıyordun.
Zerdali çekirdeğine pirilli oynardık. Zerdali ağaçlarının altına düşmüş kurtlu veya çürümüş zerdalilerin çekirdekleri toplanır ve sermaye birikimi yapılırdı, oyun için. Balkabağı yapraklarını birbirine ular ve künk yapardık. Evimizin önünden geçen akardan bu künkle yola su taşır ve orada oluşturduğumuz bahçemizi sulardık.
Güneş batınca çoğunlukla “saklambaç” oynardık. “Ya ondadır, ya bunda; helvacının kızında” diyerek ebe tayin edilirdi. Bu adil bir ebe tayini olarak algılanırdı. Hatta oyun içinde ebe tartışması olduğu zamanlar Rumlar bize “halvaci re, helvaci” der ve ebe tayininin yeniden yapılmasını isterlerdi. Oyun, annelerimiz avluya çıkıp da isimlerimizi çağırıncaya kadar sürerdi. Ondan sonra “Evi olan evine, evi olmayan framo (çit) dibine” der ve dağılırdık.
Akşamları evlerimiz gaz lambası ile aydınlatılırdı. Kahvehanelerde ve zengince kişilerin evlerinde lüks lambası bulunurdu. Ama lüks lambası, adı üstünde, çoğu köylüler için fazla lükstü. Dört numara lamba nelerine yetmezdi? Ancak lamba da her akşam üzeri iş gerektirirdi. Lambasuyu ile doldurulması ve fanusun (bizler fanoz derdik) temizlenmesi gerekirdi.
Ben palazlanınca hanayda tek başıma kalmaya başladım. Lambayı pencerenin içine koyar ve karyolayı da öyle ayarlamıştım ki hem kitap okuyabileyim hem de uyuklayınca elimle uzanıp lambanın fitilini kısabileyim. Lambanın yanında bir şişe de lambasuyu bulunduruyordum.
Bazı yemekler insanı susatır. Hele renga (ringa), tsardelli (sardalye), bakalyao (kurutulmuş tuzlu bir balık türü) gibi tuzlu yiyecekler. Bir akşam, yemeğimiz kuru bakla ile renga idi. Yanıma bir şişe su aldım ve onu da pencereye koydum. Uyuyakaldıktan bir süre sonra kâbus görmeye başladım. Korkunç susamışım. Yağmur yağıyor. Ağzımı açıyorum ama bir damla bile ağzıma düşmüyor. Bir süre böyle cebelleştikten sonra uyandım. Ağzım kupkuru. Elimi uzattım, şişeyi aldım ve başıma diktim. Birkaç yudum içtikten sonra fark ettim ki yanlış şişeyi almışım. Lambasuyu içmek hiç de hoş bir şey değilmiş. İki gün boyunca lambasuyu genirdim.
Evde akar su olmanın değerini, su taşımaya başlayınca anladım. Taşı, taşı bitmez. Kümesteki tavuklar, hindiler (alo veya alina) su ister, evde beslenen iki-üç keçimiz vardı; onlar su ister. Akşama eve at, katır, eşek gibi büyük hayvanlar gelecek, onlar çok su ister. Avludaki çiçekleri ve ağaçları yaz aylarında sulamak gerekirdi. İçinde kül bulunan kocaman bir küp vardı, onun doldurulması gerekirdi. Annem küllü su ile çamaşır yıkardı. Sabun, küllü su ile daha iyi köpürürmüş. Çamaşır teknesinde elbiseleri sabunladıktan sonra elindeki tahta tokmakla onları bir güzel döverdi. (Bu arada düğmeler de kırılırdı.)
Yıkanmak için ocak üstüne oturtulmuş kazan, su ile doldurulmalıydı. Ocağa atılan çalı-çirpi ile su ısıtılırdı. Ondan sonra kazandan bir lenger su alınır ve ahırın bir köşesine gidilir, oradaki tokmağa oturulur; sıcak su ile soğuk su karıştırılır ve yıkanılırdı. Yazın bunda bir sorun yoktu. Ama kışın bu bir felâketti. Pencere ve kapı aralığından esen rüzgâr insanı dondururdu.
Bu orta çağ koşullarında varlığımızı nasıl sürdürdüğümüze ben bile şaşar şaşar kalırım.

Önceki Haber
Sonraki Haber

























