“Adam olmak” için iki koşulu yerine getirmek gerektiği söylenirdi biz çocuklara. Biri sünnet olmaktı, öteki de okula başlamak. Okul dendiği zaman da bir tek şey anlaşılırdı: İlkokul.
Köy delikanlılarının en büyük zevki, sünnetin ne korkunç bir şey olduğunu anlatmak ve bizimle dalga geçmekti. Hele bir berberimiz vardı, oraya saçlarımızı kestirmeye girdiğimiz zaman felâketimiz olurdu. Berberimiz Zeki adında genç bir adamdı. Yanılmıyorsam Hasangilli’nin oğluydu. (Daha sonra Avustralya’ya göç etti. Berbersiz kaldık ve saçlarımızı kestirmek için Dali’ye gider olduk.)
Berber salonu güzel kadın ve yakışıklı erkek fotoğrafları ile süslüydü. O zamanlar Lurucina’da sinema yoktu. Köylüler film seyretmek için Dali’ye giderlerdi. Dali’deki sinemacı, haftada iki akşam Rumca, bir akşam da Türkçe film gösterirdi. Türklerin Rumca film seyretmeleri anlaşılabilir bir şeydi çünkü çoğu Rumca biliyordu. Ama Rumların Türkçe film izlemeye gelmelerini anlamakta güçlük çekiyordum. [Ben yazlık sinemada Rumlarla birlikte “İstanbul’un Fethi” filmini izlediğimi anımsıyorum. Hatta o gece sandalyeler arasından geçip yerime giderken orta yaşlı bir kadının ayakucuna çarptım. Kadın bir çığlık attı. Ödüm patladı. Özür mözür diledim. Kadın gülümseyerek şöyle dedi: “Oy yemu, ebadises bas’ton skattaron mu” (Yok oğlum, nasırımın üstüne bastın.)]
Yaşlıca bir adam her hafta bisikletle Dali’den gelir ve o hafta gösterilecek filmlerin broşürlerini dağıtırdı. Türkçe filmin kocaman bir afişini de berber dükkânının kapısına yapıştırırdı. Günü geçince Zeki, afişi indirir, üzerindeki fotoğraflardan beğendiklerini makasla keser ve berber dükkânını süslerdi.
Dükkânda delikanlılar hiç eksik olmazdı. Aynanın karşısına geçerler ve ellerinde bir tarakla saçlarına şekil vermeye çalışırlardı. Nedense, hepsi de Muzaffer Tema gibi, saçlarını dalgalı yapmaya gayret ederlerdi. O zamanlar “gappa” modası vardı. Çocukların tümüne mi öyle yaparlardı yoksa hep bana mı rast gelirdi bilmiyorum. Ama Zeki, saçlarımı keserken söz döner dolaşır, sünnete gelirdi.
Bir kere, sünnetçi tencerenin dibi gibi kapkara bir kişiydi. Korkunç bir görüntüsü vardı. Üstelik adam yaşlıydı ve elleri titrerdi. Elinde kocaman bir usturayla rastgele keserdi. İş Allah’a kalmıştı. Kimisine yarısını keserdi, kimisine de kökten alır götürürdü. Sünnetten sonra insan sıkılır sıkılır ama işeyemez, işese bile çifteli işer. Daha neler neler. Dinledikçe tüylerim diken diken olurdu.
Bizim köyde sünnet töreni, üç-dört senede bir olurdu. 5 ila 9 yaşındaki çocuklar toplanır, birkaç eve beş-altı karyola kurulur ve çocuklar birkaç grup halinde sünnet edilirdi. Babam okula başlamadan önce sünnet olmam gerektiğine karar verdi ve sünnet işini organize etmeyi üstlendi.
Sünnet olacak olan çocuklara birer beyaz önlük diktirildi. Uygun olduğu için bizim evde sünnet olacak olan çocukların evinden birer tek kişilik karyola evimize taşındı. Ön hazırlıklar tamamlanınca, heyecan ve korku içinde, sünnetçiyi beklemeye başladık.
Nihayet sünnetçi çıkageldi. Elinde bir çanta taşıyan kısaca ve tombulca orta yaşlı bir adamdı. Ama tipi bizim alışkın olduğumuz insan tipine benzemiyordu. Adam hakikaten Arap’tı. (O zamanki anlayışımıza göre siyahî insanlar Arap’tı.)
Avluya bir sandalye kondu. Bekir dedem siyah dizliğini yayarak sandalyeye oturdu, beni de kucağına aldı. İki eliyle sıkıca bacaklarımdan kavradı ve etek yukarıya doğru sıyrıldı. Babam yan tarafta dedeme yardım ediyordu. Millet halka olmuş seyrediyordu. Sünnetçi eline usturayı alınca annem koşarak eve girdi. Oğlunun kesilmesini seyredemezdi.
Önceden ağlamamamız tembih edilmişti. Dişimi sıktım. Bu sırada sünnetçi beni sakinleştirmeye çalışıyordu: “Merak etme. Sinek ısırdı gibi olacak. Adam olacan. Hem ben seni sevdim. Kızımı sana vereceğim.” Kaç çocuğa kızını adamıştı, Allah bilir. Sünnetçiye dik dik baktım ve kızı herhalde kendisine benzer diye karar verdim. “İstemem ben senin kızını” dedim. Cümlemi daha bitirmeden, bir darbede bedenimden bir parça eksildi. Bu arada birileri ağzıma kocaman bir lokum sokuşturdu.
Gerçekten de korkulduğu kadar kötü değilmiş. Öyle düşünürken ve etraftakiler “Oldu da bitti, maşallah” falan derken bir şişeden döktüğü koyu kahverengi bir sıvı, herhalde tendürdiyot, ateş gibi yakmaya başladı. Bağırmamak için kendimi zor tuttum. Sargı da sarılınca babam itinayla beni kucaklayıp yatağa taşıdı.
Sırayla öteki çocuklar da sünnet edildi. Kimisi ağladı, kimisi çığlık attı ama sonuçta, şöyle veya böyle, hepsi de teskin edildi. Ne var ki sünnet olması gereken çocuklardan biri eksikti. Her taraf arandı, tarandı; bulunamadı. Sonuçta birileri çocuğun, komşumuz Mehmedemin’in avlusundaki selvinin (servinin) burnunda olduğunu fark etti. Zor belâ selviden indirildi ve o da sünnet edildi.
Akşama avluya masalar dizildi. Yenildi içildi, şarkılar söylendi. Ben bu eğlenceye hiçbir anlam veremedim. Biz ağrılar ve sızılar içinde kıvranırken dışarıda bu insanların eğlenmesi benim garibime gitmişti.
Çocukluğumda sünnet nedeniyle neredeyse işkence çektiğim için kendi oğullarımı doğdukları gün sünnet ettirdim. Göbek bağı ile birlikte oraları da kesilmiş oldu. Sen sağ ben selâmet.

Sonraki Haber

























