Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-18 Korku dolu geceler


Korku doğal bir duygudur. Her insan bir şeylerden korkar. Korkusuz insan yok gibi. İnsanoğlu çoğunlukla bilinmeyen şeylerden korkar. En yaygın korku, herhalde ölüm korkusudur.
Yıllar önce okumuştum. Rus bir antropolog, her türlü hayır ve şerrin atalarının ruhlarından geldiğine inanan bir Eskimo ile konuşuyordu. “Meselâ, hastalığı ele alalım. Hastalık doğal bir şeydir, ruhlarla bir ilgisi yok ki” diyen antropologa Eskimo şu yanıtı verir: “Onu ben de biliyorum, ama ruhlar biliyor mu? Onu bir de ruhlara sorsana.”
Eskimoların ruhlara inandıkları ve onlardan korktukları gibi, benim çocukluğumda da goncolozların varlığına inanılır ve onlardan korkulurdu. Benim ilk korktuğum yaratık da bu goncolozlardı. Onlara kimisi “goncoloz”, kimisi “karagoncoloz” kimisi de “karagancalos” derdi.
Kıbrıs’a rüzgârın kapı ve pencereleri takırdattığı, yağmurun kiremitleri tıkırdattığı, gök gürültüsü ve şimşeklerin eksik olmadığı kış gecelerinde gelir ve iki hafta kadar burada kaldıktan sonra cehennem olup giderlerdi. Nerden gelip nereye gittiklerini kimse bilmezdi ama kapkaranlık kış geceleri damlarda dolaştıklarını herkes bilirdi.
Goncolozların derdi imanı, çocuk kaçırmaktı. Annelerimiz, nenelerimiz, mahallenin kocakarıları bize öyle derdi. Bu konuda din ayırımı yoktu. Türkler de Rumlar da bu insandan daha boylu poslu olan, baştan aşağı simsiyah elbiseler giyen, kuyruklu yaratıklara inanırlardı.
Karşı komşumuz yaşlı Hristina’nın anlattığına göre, onun dedesi bir gece kahveden eve gelirken bu goncolozlardan birine rastlamış. Tanıdığı akrabalarından birinin kılığına bürünmüştü ama tavırlarından goncoloz olduğunu anlamış. Çaktırmadan boynunda asılı olan istavrozu (haçı) çıkarıp gözlerine doğru uzatmış. Goncolozların tek korktuğu şey, istavrozmuş. İstavrozu görür görmez goncoloz ortadan kaybolmuş. İyi de Rumlar genellikle boyunlarında istavroz taşırlar; bizler ne halt edecektik?
Annelerimiz veya nenelerimiz, bizleri goncolozlardan korumak için belli bir günde damlara lokma atarlardı. Bu sayede goncolozların gönlü alınacak ve evdeki çocuklara zarar vermeyecekler, onları kaçırmayacaklardı. İlginçtir, bu insanlar ve özellikle de kadınlar, goncolozların ne gün gelip ne gün ayrılacaklarını kesin biliyorlardı. Biz de onlardan öğreniyorduk. (Nedendir bilmiyorum, biz çocuklar, dişlerimizi de dama atardık “Karga, karga al eski dişimi, ver bana yeni dişimi” diyerek.)
Goncolozların damlarda gezindikleri günlerde en büyük sorun, geceleri tuvalete gitmekti. Evimizdeki tuvalet, avlunun bir ucunda küçük bir odaydı. Kış gecesinin zifiri karanlığında ve soğuğunda evden çıkacaksın. Yaprakları ve dalları gürleyen harnıp (harup) ağacının altından geçecek ve tuvalete gideceksin. Dile kolay, Gare (Fatma) nenemin dama atılan lokmaları olmasaydı tuvalete gidip gelinceye kadar goncolozlar adamı 50 defa kaçırırlardı vallahi. Kaç geceler o yolu katetmemek için sabahı bekledim.
Daha goncoloz korkusunu atlatmadan köye bir de Mida korkusu geldi. Mida, Lefke taraflarında cinayet(ler) işlemiş ve hapse atılmış biriymiş. Ama o sıralar hapisten kaçmış ve bizim köyde saklanıyormuş. Köyümüzdeki lağımların içinde gizleniyormuş. Hemen hemen her gün birileri onu görüyor ona yiyecek veriyormuş. Köyde Mida dedikodusu hiç eksik olmazdı. Bizim ev de köyün kenarında son ev. Lağımdan çıkan biri, köye gidecekse karşısına çıkacak olan ilk ev bizim evimizdi.
Mida hapse düşmeden önce bir kızla nişanlıymış. O hapse düştükten sonra, kız bizim bir köylüyle evlenmiş ve köyümüze yerleşmiş. Şimdi hapisten kaçmış ve kadını hatta hem kadını hem kocasını öldürmeye gelmiş. Onlarla yetinse iyi, önüne çıkanın da kafasını uçururmuş.
Bu, goncolozlardan daha büyük belâ. Onlar senede birkaç hafta kalır, giderlerdi halbuki bu kalıcı. Kışın sokakta fazla oynanmazdı ama yazın öyle mi? Akşam serinliğinde oynayacak oyunlar eksik değildi. Hem oynayacak hem da sağı, solu kolaçan edeceksin Mida geliyor mu diye. Üstelik Mida denen bu adam orta hatta kısa boylu biri olduğu için göze kolay görünmüyormuş.
Yaz akşamları mahallede kızlı erkekli oynadığımız en popüler oyun saklambaçtı. Ebe olan çocuk, gözlerini yumar, başını kollarının arasına koyup duvara yaslanır ve yüksek sesle 10’a kadar sayardı. Bu sürede ötekilerin kuytu bir yerlere saklanması gerekirdi. Sayımdan sonra ebe döner ve saklananları bulmaya çalışırdı. Gördükçe adını söyleyerek koşar ve “Tuu” diye duvara tükürürdü. Saklananlardan biri, fark edilmeden koşar ve duvara tükürmeyi başarırsa ebe aynı işlemi tekrarlamak zorunda kalırdı. Nedense hiçbirimiz ebe olmayı istemezdik.
Mida köyümüze geleli saklambacın tadı kalmamıştı. Kuytu bir yerde saklı olan biri, aradan biraz zaman geçince Mida korkusuyla saklı olduğu yerden çıkardı ve ebeye görünürdü. Yani savaşmadan teslim olurdu.
Öteki oyunumuz daha güvenliydi. Elimizde birer çaltı ile gecekuşu (yarasa) avlardık. Sokakta yarasaların peşinde koşar ve onları yakalamaya çalışırdık. Gecekuşları çevik manevraları ile son anda çaltıya çarpmaktan kurtulurlardı. Pek yakaladığımız olmazdı ama denemekten de vazgeçmezdik. Savunma planımız da vardı. Mida çıkagelirse çaltıyla yüzüne vuracağız ve var gücümüzle kaçacağız.
Hayatımda ne Mida’yı gördüm ne de herhangi bir goncoloz. Ama ikisinden de çok korku çektim.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı