Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-11 Bir köylü mütevekkil olmak zorundadır


Çocukluğumun köylülerinin kaderi iki gücün elindeydi. Birincisi, Allah’tı. Kış aylarında yağmur yağıp yağmaması, köylünün bir yıllık karşılığını alıp alamayacağını belirlerdi. İkincisi, tüccardı. Ürettiğiniz ürünü almaya gelecek miydi, gelmeyecek miydi? Almaya gelirse kaça alacaktı? Her ikisi için de köylünün dua etmekten başka çaresi yoktu.
Arpa ve buğdayı satmakta sorun yoktu. Köylünün ürettiği ürünü Kooperatif şirketi toplar, ambarlara koyar, bir süre sonra da kamyonlar gelir zahreyi alır, bir yerlere götürürdü. Birkaç ay sonra, şirket kâtibi olan babam Lefkoşa’ya gider, paraları bir çantaya doldurur ve köylülere dağıtırdı. Kimin ne kadar verdiği, ne kadar alacağı belliydi.
Ne var ki arpa ve buğday, sulanabilen topraklara ekilmezdi. Sulak yerlere patates, pamuk, trifil (yonca) ve sebze ekilirdi. Arpa ve buğday için kurak, hatta çorak tarlalar kalırdı. Böyle yerler de ancak yağmur suyu ile sulanabilirdi. Ekim ve Kasım aylarında ekin ekilir ve köylünün gözleri gökyüzünü tarassut etmeye başlardı. Hava bulutlandı mı, bulutlandıysa bunlar yağmur bulutu muydu, değil miydi?
Yaşlı ve deneyimli köylüler arasında “Minallaya” uzmanları vardı ki bunlar çoğunlukla çobandı. Bunlar, Ağustos ayının belirli 12 gününe bakar ve 12 ayın hava raporunu saptarlardı. Anlayacağınız bu kişiler, köyün meteorologlarıydı. Her birinin öngörüsü elbette ki farklıydı. Bunların yorumları günlerce kahvede tartışılırdı. Herkes kendine göre bir sonuç çıkarır ve ne ekeceğine karar verirdi. Bu karar hayati öneme haizdi çünkü Mart ayında yağmur yağacaksa buğday ekilebilirdi. Yok, Mart kurak geçecekse buğdayı kısıp arpa ekmek gerekirdi. Buğday başaklarının dolması için Mart ayında en azından bir defa yağmur yağması gerekiyordu. Aksi halde köylü hava alırdı.
Bu seneki gibi havalar kurak giderse ne olurdu? Her sabah büyük bir dikkatle gökyüzü izlenirdi. “Anne, bak, Trodos’ta bulut var”, “Anne, Beşparmakların üzerinde bulut gördüm”. Cevap hiç değişmezdi: “Allah duysun seni, oğlum”. Ama, nedense, çoğunlukla duymazdı. Arada bir duyduğu olur ve yağmur yağarsa bayram yapardık: “Yağmur yağıyor, seller akıyor/ Arap kızı damdan bakıyor”.
Şubat veya Mart aylarında muhakkak ekilen tarlalar gezilir ve hangilerinden verim alınacağına karar verilirdi. Ümit kesilen tarlalar varsa, bir çobanla anlaşılır ve birkaç günlük süt karşılığı ekinin koyunlara yedirilmesine izin verilirdi. Annem de o sütle hellim ve nor yapardı. (Hellim imalatında en hoşuma giden iş, annemin verdiği telemeyi, hindi yavrularına yedirtmekti.)
Babamın “ekinleri kolaçan edelim” diye nitelendirdiği bu geziye katılmak hoşuma giderdi. Çünkü yerine ve zamanına göre, ekinleri kolaçan ederken beyaz mantar (gukulyano), ayrelli (kuşkonmaz), lapsana, simillutya, yumurta otu (tsakrukya) ve bakla otları {ğaladuna, trisaciya, cinara (yabani inginar), mangallo (kazayağı), hostes} toplanırdı. Bu geziler, benim için, birer doğa dersi idi. Bu nedenle bizim bölgede yetişen tüm bitkileri ezbere bilirim. Övünmek gibi olmasın ama hangisinin yendiğini, hangisinin yenmediğini; hangisinin taze, hangisinin kart olduğunu bir bakışta söyleyebilirim.
Babamın dediğine göre, köylünün en zor işi orak biçmektir. Hele ilk günler insanın her tarafı tutulurmuş. Orak sallayanlar, çoğunlukla erkeklerdi. Ama bu işi beceren kadınlar da vardı. Annem onlardan biriydi. Erkekler sıra halinde dizilir ve birkaç bacak eninde bir yeri biçerek ilerlerdi.
Kadınlar ise demet bağlarlardı. Ellerine iki tutam ekin alırlar, başak tarafından onları birbirine bağlar ve yere sererlerdi. Erkeklerin yere bıraktıkları yığıncıkları toplarlar ve bağın üzerine koyarlar, sonra da kök tarafından demeti bağlarlardı. (Ben kaç defa denemişsem demet bağlamayı becerememişimdir.) Demetler çoğalınca, onlar bir yere toplanır ve demet yığını yapılırdı. Demet yığınları benim hoşuma giderdi çünkü sıcak havalarda, demet yığınlarının gölgesine sığınırdım. Yağmur yağdığı zaman da altına sokulurdum. (O zamanlar Nisan ve Mayıs aylarında yağmur yağdığı olurdu. “40 ikindi yağmurları” ünlüydü.) Orakta bizim işimiz, çalışanlara iki kulplu bardakla su taşımaktı.
Demetlerin harmana taşınması benim felâketim olurdu. Demetler çözülür kocaman bir daire yapılır ve üzerine bir düğenle iki katır çıkarılırdı. Düğenin üzerine bir sandalye konur ve ben üzerine otururdum. Artık günlerce dön babam dön, hem de yaz güneşinin altında. Bu işler de hep yaz tatiline rastlardı. Okul olsa sıyıracağım ama nafile.
Aslında yorucu bir iş değildi ama çok bıktırıcıydı. Kitap okuyacak ideal bir ortam vardı ama o zamanlar ne kitabım vardı, ne de kitap okuyabiliyordum. Akşamüzeri oraktan dönen babam, gelip harmanı kontrol ederdi. Dört gözle “tamamdır” demesini beklerdim ama o “bir gün daha ister” diye mırıldanırdı. Bir gün sonra rahatlıkla aynı sözleri tekrarlayabilirdi.
Nihayet hazır olunca harman uzun bir yığın haline getirilir ki biz buna “soro” derdik. Meltem rüzgârının estiği bir ikindi, soro yabalarla savrulur ve arpa veya buğday, samandan ayrıştırılırdı.
İş burada bitmezdi ama yerimiz bitti.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı