KıbrısKöşe YazarlarıManşetTürkiye

Ayasofyalar ve “Antagonistik Hoşgörü”


Dün, zaman zaman gündeme düşen İstanbul’daki Ayasofya’nın tekrardan camiye dönüştürülmesi talebinin Kıbrıs’a yansımalarına bir bakayım dedim ve adeta kendimi arşiv belgelerinin içine gömdüm. Bildiğiniz gibi geçen hafta Yargıtay, 1934 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün Venizelos’un ricası üzerine müzeye dönüştürdüğü Ayasofya’nın tekrardan camiye dönüştürülmesi için 1934 yılında Bakanlar Kurulu’nun almış olduğu müzeleştirme kararını iptal etti.

mete hatay, köşeyazısı, Ayasofya, Kıbrıs, İstanbul, Türkiye, Selmiye

Eski gazete arşivlerinden gördüğüm bu konunun özellikle İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümünde gündeme getirilmiş ve uzunca bir süre tartışılmıştı. Konuyu o dönemde gündeme getirenlerin başını ise ilginç bir şekilde İslamcılardan çok Ülkücü ve Turancı kesimler çekmişti. Kıbrıslıların yakından tanıdığı ve 1944 yılında ırkçılık davasından da yargılanan Ülkücü şair Nihal Atsız özellikle bu işin gönüllü neferliğini yapıyordu. Bu arzusunun ne kadar güçlü olduğunu göstermek için hatta bir yazısında Dünya’ya eğer bir daha gelirse Ayasofya’nın imamı olarak gelmek istediğini bile ifade etmişti.

mete hatay, köşeyazısı, Ayasofya, Kıbrıs, İstanbul, Türkiye, Selmiye

Atsız ve Kıbrıslıların tanıdığı diğer milliyetçi şair Behçet Çağlar gibi ülkücü elitler birkaç yıldır fethin 500. yıl törenlerini dört gözle beklemekte ve kendilerince programlar hazırlamaktaydılar. Dönemin hükümetinin Yunanistan’la yakınlaşma süreci başlatması ve Yunanistan Kralı’nın Türkiye ziyareti “her şeyi mahvedecekti.” Törenler çok alt düzeyde gerçekleşmişti. Birçok etkinlik iptal edilmiş ama en önemlisi Ayasofya müze olarak kalmaya devam edecekti. Bu konuda doğru dürüst bir tartışma ortamı bile kurulamamıştı. Tüm Ortodoks dünyası bu tarihte bir haftalık yas ilan etmesi iyiden iyiye bizim Milliyetçi şairleri zıvanadan çıkartmıştı. Nihal Atsız gibiler adeta burunlarından ateş püskürüyorlardı.Çağlar, Nevzat Karagil’le karşılaştığında hayal kırıklığını ona anlatmıştı. Karagil onu hiç bu kadar öfkeli görmediğini yazmıştı. Özker Yaşın o günlerdeki hayal kırıklığını “Nevzat ve Ben” adlı kitabında şöyle özetlemişti:

mete hatay, köşeyazısı, Ayasofya, Kıbrıs, İstanbul, Türkiye, Selmiye

“Oysa yıllardan beri İstanbul’un Türklerin eline geçişinin 500. Yıl dönümünü kutlamak için neler düşünülmüş, neler yazılmış ne büyük ne görkemli tören ve şenlik tasarıları üretilmişti. Yazık ki bunların hepsi lafta kaldı ve unutuldu. Sonuç olarak yıllarca üretilen o görkemli kutlama programlarının halkı kandıracak kocaman “bir Nisan” balığı olduğu anlaşıldı. Böylece 29 Mayıs 1953 tarihinde ne İstanbul’a Fatih’in bir heykeli dikildi; ne Haliç’e gemiler indirildi; ne de diğer yıllardan farklı törenler düzenlendi. Hatta daha önceki yıllarda yapılan törenleri bile aratacak tatsız, renksiz bir programla bu unutulmaz yıl dönümü rezil edildi.”

Kıbrıs’taki milliyetçi kesimler bütün bu tartışmaları yakından seyrediyor ve büyük oranda Atsız ve Çağlar gibilerine tüm gönülleriyle destek veriyorlardı. Milliyetçiler İstanbul fethinin törenlerle kutlanılmasını belki becerememişlerdi ama ertesi yıl, Kemalist Türk milliyetçilerinin desteğiyle seçilecek olan Müftü Dana 12 Ağustos 1954 yılında Lefkoşa’daki Ayasofya’nın ismini Selmiye Camisi’ne, Mağusa’daki Küçük Ayasofya veya Mağusa Ayasofyası olarak bilinen caminin ismini ise Lala Mustafa Paşa olarak değiştirdiğini açıklayacaktı. Biri Kıbrıs’ı fetheden Sultan’ın ismi diğeri ise Kıbrıs’ı fetheden baş komutanın ismiydi. İstanbul’un fethi yeteri kadar kutlanılamamış, İstanbul Ayasofya müzesi tekrar camiye dönüştürülememişti ama Kıbrıs fethini ebedileştirecek bir adım atılmış ve bu iki mabedin adı Türkleştirilmişti.

mete hatay, köşeyazısı, Ayasofya, Kıbrıs, İstanbul, Türkiye, Selmiye

Ama ilginç bir şekilde adadaki Milliyetçiler bunu kutlarken Kıbrıs’ın İslamcı cenahı ise bu işten pek de memnun kalmamıştı. Ayasofya’nın isminin değiştirtilmesine onlar biraz farklı bakıyordu. Kemalist milliyetçilerin tersine, Müftü’nün aldığı bu karara rağmen Ayasofya/Selmiye’ye inatla “Ayasofya camii şerifi” demeye devam edeceklerdi. Kıbrıs Türk İslam Cemiyetinin yayın organı İslamcı “Nizam” gazetesinin, 28 Mayıs 1971 (İstanbul’un fethinin yıldönümü özel sayısı) tarihli başyazına bakarsanız, niye bu kesimin Ayasofya/Selmiye’ye Ayasofya demeye devam ettiğini ve niye İstanbul Ayasofya müzesinin tekrardan camii olmasını istediklerini açıkça anlayabilirsiniz:

“Lefkoşa’nın göbeğinde minareleri hangi istikametten gelinirse gelinsin daima görünen ve bu beldedeki Türk varlığının silinmez ifadesi olan camimiz vardır. Ayasofya camii şerifi. Bu caminin ismi bilinmeyen bir sebep veya pek basit bir düşünce ile Dana efendinin ilk Müftü seçildiği yıllarda değiştirilerek ‘Selmiye’ye tahvil edilmişti. NİZAM’ı devamlı takip edenler bu mabedimizden devamlı olarak eski ve asıl ismi olan ‘Ayasofya’ ile bahsettiğimizi muhakkak ki fark etmiş olacaklardır. Ve belki de ‘niye Selmiye değil de Ayasofya deniyor?’ diye düşünmüş olacaklardır. Evet neden Selmiye değil de Ayasofya ismini Nizam bu ulu mabedimize layık görüyor?.. Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye ölüm yatağında yaptığı vasiyette ‘yolumuz Allah yolu ve maksadımız Allah dinini yaymaktır. Kuru kavga ve cihangirlik kavgası değildir’ sözü ile şehzade Beyazid’in Kosova sahrasında kurulan Harp meclisinde ‘biz bir fikrin mücahitleriyiz’ sözü, bu hususu apaçık ortaya koymaktadır. İşte böyle geniş bir düşünce çerçevesi içerisinde, İstanbul ile beraber Türk milleti adına ele geçirdiği Ayasofya’yı kiliselikten çıkarıp camiye tahvil ettiği vakit ismini değiştirme lüzumu hissetmemiştir. Bu ulu mabet için her Ayasofya camii şerifi dendiğinde, her kafirin yüreğine bir değil bin ok saplanırdı muhakkak. Aynı düşünceyle olacak İstanbul Patriğinin Fener’de kalmasına müsaade ettiği fermanında da bu mevkiye talip olacak şahısların Türk sancağının dalgalandığı bir beldede doğmuş olduğu şartı koşulmuştu. Bir başka dinin batıl olsa dahi, ruhani liderine ikamet etme izni verip izaz ve ikramda bulunmak büyüklüğünü gösteren Fatih aynı hareketine eş olarak bundan böyle bu kişilerin ancak Türk vatandaşı olurlarsa bu mevkiye geçebileceklerini şart koşmuştu.”

Antropolog Robert Hayden “antagonistictolerance” yani “antogonistik hoşgörü” tezini ortaya attığında çok büyük tartışmalara neden olmuştu. Özellikle İmparatorlukların tahakkümünü anlatırken Hayden, tolere etmenin esasında tahakkümün bir parçası olduğunu iddia etmişti. Aynen yukarıdaki alıntıda görülebileceği gibi, hem başka dinin (mabedi elinden alınsa da) ve kimliğinin yaşamasına izin veriliyor, hem de hoşgörünün kısıtlamaları ve sınırları anında çiziliyor. Zimmetine alıyor ama hoşgörü gösterebilmesi için yüzde yüz biat etmesi ve haddini bilmesi bekleniyor. Öte taraftan camiye çevirdiği mabedin ismini tolere ederek, aynen tutarak Osmanlı’nın “gücünü,” o yerin fethedildiğini hatırlatan bir sembole dönüştürüyor.

Diğer bir imparatorluk olan Birtanya da o dönemlerde Osmanlılar veya onların izindeki İslamcılar gibi benzeri tahakküm semptomları göstermişti. Evkaf’ın idaresini ele geçirtmiş, Kıbrıslı Müslümanlara özgürce ibadet etmelerine izin verirken “anatagonistik hoşgörü” yöntemlerini bolca kullanmışlardı. Örneğin adalı Müslümanların hassasiyetlerine bakmadan Ayasofya’nın iki minaresi arasına Kraliçenin tahta geçişini kutlamak için ışıklı “God Save the Queen” mahyası bile asmışlardı.

mete hatay, köşeyazısı, Ayasofya, Kıbrıs, İstanbul, Türkiye, Selmiye

Diğer taraftan İslamcılardan veya İmparatorluklardan farklı olarak Kemalist Milliyetçilikte ise daha tek tipçi ve asimile edici bir tahakküm modelinin işleyişte olduğunu gözlemleyebiliriz: Halihazırda camiye dönüştürülmüş bir mabedin ismini değiştirerek etnikleştirmeye yani Türkleştirmeyeçalışmak. Veya İstanbul Ayasofya’sında olduğu gibi sekülerleştirirken ayrıca başkalaştırarak örneğin müzeye dönüştürerek tolere etmeye çalışmak gibi.


Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı