Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Avrupa Parlamentosu seçimlerinden geriye kalanlar

Geçtiğimiz pazar, Avrupa Birliği’nin tüm ülkelerinde, AB Parlamentosu için seçimler yapıldı.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nde de, 6 AB Parlamentosu milletvekilinin seçimi için oy kullanıldı.
Kıbrıs’ta yapılan  seçimde, ilk kez Kıbrıslı Türk adaylar da seçime katıldı.
Kıbrıslı Türk adayların seçime katılıp katılmamaları konusunda, seçim döneminde ve seçimden hemen sonra tartışmalar devam etti. Bu tartışmalar uzun bir süre daha devam edecek.
Birleşik bir Kıbrıs yaratamamanın nedenlerini, AB seçimleri yeniden tartışmaya açtığı için, Kıbrıslı Türk adayların, bu seçimlere katılmasının çok olumlu bir rol oynadığını, öncelikle tespit etmeliyiz.
Kıbrıs sorununun bir DIŞ ve bir de İÇ yönünün olduğunu unutmamalıyız.
Dış yönü, Kıbrıs adasının  bulunduğu coğrafi konumu dolayısıyla, devamlı dış müdahalelere uğradığı gerçeğidir.
Soğuk savaş döneminde bu çatışma, Amerika- Sovyetler Birliği’nin hakimiyet mücadelesi şeklinde geçmişti.
Bu çatışma 15- 20 Temmuz sürecini getirdi. Bu süreçte Amerika’nın kontrolü altında, önce Yunanistan ve daha sonra da Türkiye askerlerinin müdahalesiyle Kıbrıs, Batı ve Amerikan yanlısı  bir çizgiye kaydırıldı.
Kıbrıs Sorununun iç yönü ise, Kıbrıslıların  milliyetçi dürtülerinin, Kıbrıslıları devamlı böldüğü gerçeğidir.
1960 da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde, Kıbrıs Rumları, Türklerin yönetim kademesinde elde ettikleri % 30’luk hakkı hiçbir zaman kabul etmedi.
Makarios’un o yıllarda, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasını değiştirmek için çok uğraştığı, bunu sağlamak için, Türkiye’ye giderek, İsmet İnönü ile görüştüğü akıllardan durmaktadır.
Makarios ve diğer Rum önderleri, hukuksal olarak bu anayasayı değiştiremediklerini görünce, şiddet yoluyla, Kıbrıs Türklerini devlet aygıtının dışına atmaya çalıştılar.
Aralık 1963ten beri, Kıbrıs Türkleri devlet aygıtının yönetim kademelerinin dışındadırlar.
Bu dışa atılmada, fanatik Türk milliyetçilerinin kendi devletlerini kurma hayallerinin de Rumların ekmeğine bal sürdüğü unutulmamalıdır.
1974  çatışmalarıyla ortaya çıkan BÜYÜK BÖLÜNME’den sonra da, ülkeyi birleştirmek için yapılan tüm görüşmelerde, Rumların, yönetim erkini Türklerle paylaşmak İSTEMEMESİ belirleyici bir çizgi olarak daima ön plana geçmiştir.
Türklerin milliyetçi grubu, savaşla el konan Rum mallarını yağmalamak için daima İKİ AYRI DEVLET ve malların GLOBAL TAKAS’ı için mücadele etti.
Rumların büyük bir çoğunluğu ise, yönetimde Türklerle siyasal eşitliğinin sağlanmaması çizgisini ısrarla savundu.
2004 teki Annan Planı’nın referandumunda, Rumların HAYIR demesindeki ana etken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde el koydukları yönetim erkini Kıbrıs Türkleriyle paylaşmak zorunda kalacakları korkusuydu.
Geçen hafta, Kıbrıs’ın AB Parlamentosu üyelerini seçmek için yapılan seçim, Kıbrıs Rumlarının yönetim kademesinin, Türklerin idareci pozisyonunu kabullenme gerçeğine hala ulaşamadıklarını ÇARPICI bir şekilde ortaya çıkardı.
2003 yılında, her iki toplumu ayıran KAPILAR AÇILDIĞINDA, Ali Erel ve arkadaşlarının Kıbrıs Cumhuriyeti Parlamentosu’nda boş bulunan % 30’luk Türk milletvekili için adaylıkları akıllardadır.
Ali Erel ve arkadaşları bir blok halinde, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasından kaynaklanan haklarımız için mücadele ederken, ben de  bağımsız olarak,  bu hakkımı kullanmak için başvurmuştum.
Yaptığım müracaatın çeşitli gerekçelerle reddedilmesinin ardında yatan gerçek, Rum hakim sınıflarının, yönetimde Türklere söz hakkı vermeye hazır olmadıklarıydı.
AB Parlamentosu seçimleri için mücadele eden Kıbrıslı Türk adaylar da tarihi bir görevi yaptılar.
Bu seçimle, Kıbrıs sorununda, yönetimde söz sahibi olmanın önemi yeniden ortaya çıktı.
Kıbrıs Sorununda, gerek Rum partilerinin gerekse onların yönlendirdiği halkın, yönetimi paylaşmak istememesi, Kıbrıs’taki en önemli iç sorun olarak karşımızda durmaktadır. Bu sorun ortada durdukça, Parça Parça Çözümün de  Kıbrıs Türk toplumu açısından tehlikeleri de ortada duracaktır.
Artık, Rum toplumu içerisindeki hakimiyetçi yönetim isteğine karşı, daha haklı bir zeminde mücadele etmeyi kolaylaştırdıkları için, AB Parlamentosu seçimlerine katılan Türk adaylara herkesin bir teşekkür borcu olduğunu da mutlaka belirtmeliyiz.