Köşe Yazarları

Aşkın Aklı


‘Sevgi neydi?’ ‘’Sevgi iyilikti, dostluktu, emekti sevgi’ diye son bulur hepimizin hafızasına kazınan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ filmi… Gerçekten sevgi neydi? Sevginin, aşkın somut bir tanımı yapılabilir miydi? Bir ölçüsü var mıydı sevginin; yoksa herkes, kendi sevebilme kapasitesi doğrultusunda mı sevebil-mekteydi?

 

Bilim adamları 100 yılı aşkın bir süredir aşkı anlamaya ve tanımını yapmaya çalışsa da şu an için gelinen noktada diyebileceğimiz yegane şey ‘dünyadaki insan sayısı kadar özgün aşk tanımı olduğu’dur. Yani özünde yakınlık, tutku ve bağlılık öğelerini barındırdığını bilmemiz dışında aşk, bir gizemdir.

 

30-40 yıl kadar önce insanların temel hedefi hayatta kalmak olduğundan eş seçiminde de esasen duygusallıktan öte, hisse ve güç artışı, ünvanlarını bırakabilecekleri varisler yapmak, günlük işlerinde ve yaşlılıkta kendilerine yoldaşlık yapabilecek bireyler bulabilmek gibi mantık ağırlıklı nedenlere yönelmekteydiler. Ancak 1990’lı yıllardan itibaren kadının ekonomik gücünü elde etmesi ve aktif hayata katılımı ile birlikte, birlikteliklerde aşk kavramı önem kazanmaya başladı. Bu dönemden sonra konu ile ilgili yapılan çalışmalarda aslında insanın ilk ve en önemli iç güdüsünün üremek değil rahatlatıcı ve güven verici bir ilişki içinde bulunmak olduğu ve insanın hayatta kalabilmesi için yemek içmek kadar ilişkilere de ihtiyacı olduğu anlaşılmıştır.

 

Aslında aşkın, sevginin tanımının ne olduğundan bağımsız olarak insanoğlu olarak bizler doğduğumuz andan itibaren, ‘çağırdığımız zaman’ orada olacağını bildiğimiz bir bireyin varlığına ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyacımızı karşılayan kişi doğduğumuz zaman temel bakımveren ebevyn (çoğunlukla anne) iken yaşımız ilerledikçe sevgiliye transfer olur. Ve bu durum savunulanın aksine insanın monogamik bir canlı olduğunu destekler.

 

Aşk, iki yalnızlığın birbirini selamlaması, birbirine dokunması ve birbirini korumasıdır der Hermes. Bu sözleri ile sağlıklı bir ilişkide olması gereken arzulanma, sevilip değer görme ve güvende hissetme (çağrıldığında orda olma) temalarının da altını çizer aslında. Güvenli ve değer gördüğü bir ilişki içerisinde olması insanı sakinleştirir ve huzurlu kılar. Sakin ve huzurlu olan birey kendisine iyi gelen bu yerden gitmek istemez ve bu durum sağlıklı bir döngü şeklinde devam eder. Aslında insan kendine iyi geleni sever ve kendine iyi gelende kalmak ister.

 

Sevgi ile sarmalanıp, söyledikleri duyulan, ihtiyaçları tutarlı bir şekilde karşılanıp büyütülen bir bireyin hem kendine hem dünyaya olan güveni de o denli kuvvetli olur. Empati yapabilme ve sevdiği kişiyi anlayabilme kapasitesi artar. Bu sayede kişi sağlıklı ilişkiler kurabilme potansiyeli kazanır.  Sevmeyi bilebilmek için önce sevilmiş olmak gerekir. Ve kimse sevmeyi annesinden öğrenmemiş birine sevmeyi öğretemez.

 

Özetle, insan oğlu ihmal edilince solan ve bakım verilince çiçek açan bir bitki gibidir. İnsanı insandan, sevgiden ve aşktan soyutlamak onu aç bırakmak kadar ağır bedellerle sonuçlanabilir. Ve her insan ancak ebeveyni ile kurduğu sağlıklı bağ kadar sağlıklı ilişkiler yaşayabilir. “ANNENİN DOYURMADIĞINI DÜNYA DOYURAMAZ!” diye terapilerde sıklıkla kullandığımız bir söz vardır. Anneye güvenli bağlanamayan, kendi dahil dünyaya da bağlanamaz. Dünya bu kişiler için her an hayal kırıklığı yaşayabilecekleri her an tetikte beklemeleri gereken güvensiz bir ortamdır. Şüphesiz sürekli olarak çevreden gelebilecek bir tehlike tehdidi ile yaşayan bireyin, kendini ilişkinin doğal akışına bırakması, karşısına güvenerek ilişkiye teslim olması beklenemez.

 

Ve son olarak evet sevginin ölçüsü yoktur, herkes bilgisi ve kapasitesi ölçüsünde sever ve bağlanır. Önemli olan bunun size ne kadar iyi gelip gelmediğidir. Unutmayın, siz kötü yetiştirilmiş hiçbir kişinin rehabilitasyon merkezi değilsiniz!



Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı