Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Asker havyar da yesin

Cizre’de bir taburun kumanya sıkıntısı yaşadığını öğrenen cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demiş: “Ne istiyorlarsa gönderilmeli. Hatta havyar bile isterlerse göndermek gerekir”. Cephede havyar yenmez. Havyar saraylarda yenir. Askerin böyle şeyler isteyebileceğini sanmıyorum ama bir bardak su ve bir tas çorbadan da mahrum edilmemesi gerekir.
Belli ki subaylar henüz Vecdet Ertek Gürpınar’ın “Kıbrıs ve Barış Harekâtı” isimli kitabını okumamuşlar veya okumuşlarsa da gerekli dersleri çıkaramamışlardır. Gürpınar açıkça “İkmal konusu Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin başarılı olmadığı bir alan olmaya devam etmiştir” (s. 261) diyor adı geçen kitabında. Askerin aç ve susuz bırakılması insana değer vermememizden kaynaklanıyor olmasın. Lâf olsun torba dolsun kabilinden havyardan söz etmek pek karın doyurmuyor.
İkmal konusuyla ilgili görüşlerini Gürpınar şöyle dile getiriyor. “ … tarih öğretmenlerimiz, özellikle KIPÇAK Türklerinin Orta Asya’dan batıya doğru Karadeniz üzerinden atlı birliklerle yaptıkları akınlarda eriştikleri günlük ilerleme hızına 2’nci Dünya Savaşı’nda Almanların Barbarossa Harekâtı’nda zırhlı birlikleri ile ulaşamadıklarını, bunun da sebebinin yakıt ikmalindeki zorluklar olduğunu anlatırlardı. … İhtiyaç duyulan ikmal maddelerinin çoğunluğu da düşmandan ve düşman arazisinden sağlanıyordu. Aradan yüzlerce yıl geçmiş, aynı ırkın çocukları KIBRIS gibi … küçük bir Ada’da LEFKOŞA’dan MAGOSA’ ya ancak iki günde ilerleyebiliyorlardı. Bu zafer sevindirici idi ama benim için ders alınması gereken birçok yönlerinin olduğu da bir gerçekti” (ss. 290-291).
Geçenlerde bir yerlerde okumuştum. Birileri “Askerin kadar konuş” diye böbürleniyordu. Asker sayısının savaşlarda belirleyici rol oynadığı günler gerilerde kaldı. Günümüzde ilgililer artık askeri teknolojileri kadar konuşuyorlar. Hangi teknolojiye sahipsin ve onu ne denli etkin kullanabiliyorsun? Buna, belki bir de “Hangi istihbarata sahipsin?” sorusunu ekleyebiliriz. Aksi halde, astarı yüzünden pahalı Pirus (Pyrrhus) Zaferleri kazanmak durumunda kalırsın. 
Kitapta beni en çok şaşırtan nokta, savaşa bir üsteğmen olarak katılan yazarın beton koruganlardan habersiz olduğunu yazmasıydı: “Savaşacağımız arazi ve bu beton yuvalar hakkında hiç bilgilendirilmemiştik” (s. 159). Her bir beton koruganın nerede ne zaman inşa edildiğini mücahitlerin ve onları yöneten “Paşa” olarak bilinen ve kendilerine öyle hitap edilen Türk subaylarının bilmemelerine imkân yoktu. Bu konuda Genelkurmay’a detaylı raporlar gönderilmediğine inanmam mümkün değil. Özel Harp Dairesi’nin raflarında bu konuda bir yığın dosya olmalıdır. Ancak bilgilerin gerekli yerlere ulaştırılmadığı anlaşılıyor. Bilgiler dosyalarda çürümeye terkedilmiş. Biz Amerika’yı tekrar tekrar keşfetmeyi seven bir milletiz. Her seferde de yolda belde minare görmek geçer gönlümüzden.
Elde edilen istihbaratı gerektiği şekilde değerlendirimezseniz gereksiz yere fazla zaiyat verme durumunda kalabilirsiniz. Gürpınar şöyle diyor: “Birlikler savaşacağı arazi ve düşman hakkında yeterli istihbarat almadan ve bu istihbarata göre yeterli tedbir ve hazırlıkları yapmadan muharebeye girmek zorunda kalıyorlardı. Bu durumun da başarı şansını azaltacağı açıktı” (ss. 160-161).
İstihbarat yetersizliği yetmiyormuş gibi subayların ellerinde gerekli haritalar da yoktu: “… önce de bilirttiğim gibi takım ve bölük komutanlarına bölgenin 1/25,000 ölçekli haritaları dağıtılmamıştı. …Oysa küçük birlik komutanları için arazide harekât yapabilmek için en az silah ve cephane kadar önemli olan tek şey, 1/25,000 mikyaslı haritalardır. Araziyi tüm ayrıntıları ile gösteren bu haritalar olmadan plan yapmak, bir yerden bir yere intikal etmek ve her türlü ateş planlaması ve hareketi koordine etmek nerede ise imkânsızdı. Biz burada bu imkânsızlığı çizdiğimiz krokilerle yenmeye çalışıyorduk” (s.171). 
Birinci harekâtın kuşkusuz en acı olayı, Kocatepe faciasıydı. Şöyle diyor Gürpınar: “Öncelikle bu harekâtta başlangıçtan beri en büyük zaafın TSK’nin istihbarat zafiyeti olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Tam ve doğru istihbarat olmadığı sürece doğru bir harekât planlamasının yapılamayacağı da tüm askerler tarafından bilinen bir gerçektir. Daha harekâtın ikinci günü, bölgede Yunan Deniz ve Hava Kuvvetlerinin hiçbir etkinliği olmadığı, hava ve deniz hakimiyeti tamamen kendi kontrolümüzde olduğu halde, kendi gemimizin kendi uçaklarımız tarafından batırılmasının en önemli sebebi, istihbarat eksikliği ve zaafıdır. Bu zaaf, maalesef, harekât süresince de devam etmiştir” (ss. 307-308).
Kıbrıs’ın her tarafı adım adım biliniyordu. Mücahitler, iyi kötü, askere kılavuzluk yapıyordu. Buna rağmen istihbarat yetersizliğinden şikâyet ediliyor.
Televizyon ekranlarında bazı devlet erkânının koftorozluk edip “Suriye’ye girer, yırtar parçalarız. Üç günde Şam’a ulaşırız” dediklerini duydukça tüylerimin ürperdiğini hissediyorum. Orada havyar var mı acaba?