Köşe Yazarları

ACI DER: YIKIL!


Acı der: YIKIL! (F. Nietzsche)

Adan/m/ın gözleri, silik ışıkların gömüldüğü isli tepelerde oluşan karaltıların izini sürmeye yarayan bir pusula gibi uzanmakta. Gölgeler, bir labirentin giriş kapısı gibi salınmakta. Kaybolan ada/m/, kimliğini gövdesinde taşımaya gücü kalmayan bir ağaç gibi döküyor yapraklarını. Vurgun yemiş; Akdeniz’in kanlı beşiğinde sallanmaya devam ediyor hala. Rüzgarın soğuk ıslığından arta kalan son aydınlık duruşunu da kurban ediyor. Havada naftalin kokusu. Bulanıklığın karmaşasında dolanan ruh hali belki daha çok. Bozulmamış zamanları saklama dürtüsüyle duyulan ve naftalini çağrıştıran koku. Acıma kovuğuna sinmiş bir tat, acı. Tatsızlık; aşksızlık; sonbahara gizlenmiş, bir ortada kalmışlık…

“Açılmamış bir şarap şişesiydim

Ki öyle kaldım

Acımı köpürtmedim”

sözleriyle araya giren Edip Cansever’in sesiyle gözgöze geldi ada/m. Geçmişin gölgesinde oturmuşluğun bıkkınlığıyla, yaklaştıkca uzaklaşan bir çizgiden bir düş uçurdu havaya. Uçuşan ve uzaklaşan “O” hayalin peşinde, kendinden bağımsız, başına buyruk bir kimlikti kaçırdığı elinden, biliyor ve bakıyordu ardından. Ayakları yerdeyken, ruhu toprak kokusuyla yükseliyordu. Düşmekle uçmak arasındaki çizgide nefesi tıkanıp, yalancı bir kalp krizi ve alaycı bir oksijensizliğin verdiği bozuk ritimle gitti-geldi; gitti-geldi; gitti- …

“O” düşün, düşünselliğin öznesi, olmak ve olamamak arasında, kipi, di-si, miş-i, bütün tekil, çoğul şahıslarla ve bütün zamanlarda çekti kendini bütün hallerden ve sürülü hayallerden… Uçmakla kaçmak arasında, kanatsız ve çıplak asıldı acılarına. Yaprakların solgun ve ölgün ürkekliğinden kanat örmeyi denedi. Dehşetle farketti: rüzgarda eriyişini bir yaprak gibi. Kopmanın bu kadar yumuşak başlı, munis bakışlı, kabullenir olmasından ürperdi…. Derinlerden rüzgarın uğultusuna savurdu şairin(*) sözlerini:

 

“İşte Rüzgar! Senin gibi ben de deliyim.

Islıklarım senin gibi inlemelidir,

Herkes beni ürpererek dinlemelidir.

Rüzgar! Sana, yalnız sana benzemeliyim”

 

Bu sözlerden sonra rüzgarlı ellerinde yanık kalemlerin derecelendiremediği acılarıyla, köklerinde gizlenen bakışlarla gözgöze geldi. El uzatmış nice yüz tek bir yüze çıkmakta ve S.O.S vermekteydi…

El uzatanlar, dil uzatanlar, düş uzatanlar birbirine karıştı. Düşünmeyi bırakıp üşümeye geçeli kaç ömür geçtiğini düşündü. Anımsamadı. Tersine zamanlara döndü yüzünü. Kımıldayamadı. “O” Akdenizde, yanık harnıp kökünde gizli herhangi bir aday/m/dı. Şimdi demode anıları havada boşluğun açmış olduğu mezarlarda yatıyordu. Yine de, kaybettiği heyecanları bakışlarını, boynunu, ruhunu acıtıncaya kadar, her kıpırdandığında onu ait olduğu köklere daha çok bağlıyordu. Bir yanında toprağının yutan ve tutan kahvesi, bir yanında bilinmezliğin verdiği saydamlığın davetkar sesi.

Acıların renkleri vardı…Peki ya sevdaların, peki ya kopmaların? Şimdi ne demeliydi bu kesiklerle dolu yaşamdan kalana… Acı dese de eğil, acı dese de yıkıl, kalk diyecekti kalk ayağa, dayan, yıkılma!

(*) Sabahattin Ali

ZAMANA ASILI MEKTUPLAR

 

Boğazına bir şey yapışmıştı. Elleri, kolları uyuşmuş, bacaklarını hissetmiyordu. Bir yere bağlıydı sanki. Uykudan uyanmaya çalışan biri gibiydi ama gözlerini açamıyordu. Gözlerinin üzerinde ağırlık vardı. ‘Gözlerim bantlı olmalı’ diye düşündü. İyi ama görmemesini, duymamasını, yürümemesini, koşmamasını kim, neden sağlıyordu? Bu bir tür işkenceye neden ve niçin maruz kalmıştı? Acaba bir kaza mı olmuştu? Ama her yanını hissedebiliyordu, evet. Aklı, fikri, elleri, ayakları, her şey yerli yerindeydi ama bir yere çok sıkıca bağlanmış, kımıldayamıyordu. Nerde olduğunu, neden bu şekilde olduğunu anlayamıyordu? İşin kötüsü de anımsamak istedikçe hiçbirşey hatırlayamıyordu da. Git gide büyüyen bir acı ve korku taşıyor, o korku üzerinden taşıyordu. Sağlıklı düşünmeyi, kendine dönmeyi, beynindekileri, içinindekileri doğru tercüme etmeyi denemeliydi. Bu halden çıkışı, duymayı, görmeyi, yürümeyi ve düşünmeyi bu şekilde başarabilecekti. İçinde kurt tutmuş, bozulmuş, bayatlamış, kördüğüme dönmüş nice artık vardı. Bu artıklar onun gözlerini, düşüncelerini, ellerini, bacaklarını istila etmişlerdi. Çocukluğundan beridir bu sözcüğü duyduğunda bile huzursuzluk kaplardı içini. “İstila” edilmişliğinin hesabını kendi kendine sormalıydı. Kendine döndükçe bir kaç yerini kımıldatabildiğini farketti.

 

Evet, ellerini hissedebiliyordu. Yavaş yavaş düğümler çözülüyor, bağlanılan yerler bolarıyordu. Gözlerini araladı ve şaşırdı. Elleri kolları, gözleri, ayakları, bedeni, ruhu, düşünceleri kendi cümleleri ile bağlanmıştı. Uzun, kısa, güçlü, zayıf diyemediği, yazamadığı, anlatamadığı, kendine döndüremediği, kendi olan cümleleri birer düşman gibi istila etmişti her yerini. Şimdi kördüğüm halini almış sözleri işgal ettiği yerden geri çekilen mağlup bir ordu gibiydiler. Elini uzattı; beyaz bir kağıttan bir harf tutundu ellerine. Bu kendisini terkeden harfti…

 

Üşüdüğünü hissetti. Yattığı kanepede rahatsız bir sekilde büzüldü. Yüzünde birşeyler hissederek, yerinden sıçradı. Nerede olduğuna baktı. Yüzüne Haziran ayının o iç gıdıklayan havası vuruyordu. Elinden kalemi düşmüş ancak yazı yazdığı kağıt, avuç içindeki terinden hafifçe ıslanmış, mürekkep ellerine bulaşmıştı. Gece ilerliyordu. Eflatun renkli perdeler bir o yana bir bu yana salınarak dansını sürdürüyordu. Cümleleri, harfleri üzerindeki kirlenmişliği, artıkları kaldırmadan rahatlayamayacak, kendisi ise bunlar olmadan yazamayacak, yani yaşayamayacaktı. Eline kalemini aldı. Açtığı beyaz sayfaya kalemini dokundurdu.. Yazmaya“B” harfinden başladı…

 

 

ŞİİRCE

 

Yüreğinle söyle adımı

Adım güzelleşsin

 

***

Döver döver sahilleri
Sonra durulur deniz
Vurur öfkeyle kıyıya
Kalmaz geceden bir iz

 

***

Bu gece bir şiir gitti dörtnala

Ardından bakıyorum ben hala

 

***

 

Su gibi olmalı

SU!

Hem hayat vermeil

Hem yıkıp geçmeli

 

***

Çekilince satır cümleden

Çekilince cümle özneden

Kaydı mı anlamı şiirimin yüzünden?

 

***

 

Sorular makaslarken kırıklarımı

Saçlarım değil, harflerimdir kısalan

 

 

 

 

 

 

 

 



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı