Sosyal medyayı çoğumuz kullanıyoruz.
İnternet kullanım oranımız, yüzde 66 görünüyor. Bu rakam Türkiye’de yüzde 45. Demek ki, çok ilerideyiz.
Sosyal medyayı kullanma oranımızla ilgili bulabildiğim tek veri Eurobarometer’in 2011 anketi. Buna göre nüfusun yüzde 30’u sosyal medyayı kullanıyor. Bence geçen 4 yılda bu rakam oldukça artmış olmalı.
DAÜ’nün yaptığı bir anket, en çok kullanan yaş aralığının 25-40 olduğunu ortaya çıkarttı.
Herkesin aklına geleni yazıp dağıttığı, doğruluğu kanıtlanmayan bilgilerin cirit attığı bir dünya sosyal medya. Bu sebepten de, zaman zaman şikayetler oluyor.
Dünyada internet suçları için yasalar yapılmışken, bizde henüz böyle bir yasa olmadığından, Afrika ormanları gibi bir ortam var.
Sakıncaları bunlar da, özellikle sosyal ve siyasal yaşama getirdikleri de yadsınamaz…
Gazete okuma oranları günden güne düşerken, internet bilgi edinme açısından sadece gazetelerin değil, televizyonların da yerini alıyor.
Ülkemizde gerçek anlamda bağımsız gazetecilik yapanların sayısı sadece bir kaç tane. Gerisi, her halükarda bir siyasi görüşün savunucusu durumunda.
Onu da bir yana bıraktım, basının her olaya ulaşma, haber yapma olanağı sınırlı.
İşte bu noktada, sosyal medya devreye giriyor.
Siyasi partilerin ve destekçilerinin açtıkları sayfalar yanında, sosyal medyayı kullanan her birey, bir gazeteci görevi görüyor.
Akla hayale gelmeyecek istismar görüntüleri, yapılan yanlışlar, sırasında meraklı kullanıcıların yaptığı araştırmalar anında takipçileri vasıtasıyla topluma yayılıyor.
Yine Eurobarometer’in araştırmalarından birinde, Kıbrıs Türklerinin eş-dost-akraba sohbetlerinden bilgi edinme oranının yüzde 46 olduğunu öğreniyoruz. AB’de bu oran sadece yüzde 18’miş.
İşte günümüzde sosyal medya, eş-dost-akraba ağını ve bu çevrelerde konuşulanları tüm toplumun öğrenmesini sağlıyor.
Trafik cezasını sildiren bakanı, siyasilerin kayıtlardaki mal varlıklarını, küçük toplantılarda basına düşmeyen önemli konuşmaları, yalan propagandaların asıllarını bu sayede öğreniyoruz.
Öyle ki, sosyal medya, gerçek medyayı da besler duruma geldi.
Fena mı oluyor?
Bence hayır. Aksine çok yararlı oluyor. Tabii, yanıltma payını hesaba katmak, bilgiyi teyit etmek gerektiğini unutmamak şartıyla.
Şimdi yine bir seçim arifesindeyiz.
Bence süreci yöneten belki de ilk kez sosyal medya oluyor.
Fanatikler birbirini buluyor, ikna çabaları yapılıyor, herkes yorumlar yapıyor. Bir anlamda siyasilerin değerlendirebileceği geri bildirimler sunuyor.
Şimdilik siyasettekilerin hepsinin de durumun farkında olduğunu söylemek zor. Zira bıraktım sosyal medyayı, internete bile yabancı olan siyasi sayısı çoğunlukta.
Ama sanırım önümüzdeki bir kaç yıl içinde, ülkeyi yönetenler ve yönetmeye aday olanlar, attıkları her adımı iki kere düşünmek zorunda kalacaklar.
Bir de yasası çıkarsa, demokrasimiz açısından çok daha olumlu, etkin bir denetim mekanizması olacak diye düşünmekteyim…
OKUR UYARIYOR…
Hasan Taçoy’u göreve çağırırız…
Çatalköy’de kahvehane işleten birisine verilen turistik taşımacılık izni, bölgede geçimini bu işten sağlayan biz Çatalköy Otobüs İşletmecileri’ni oldukça tedirgin etmiş ve bile bile yasayı ihlal eden söz konusu kişiyle ilgili maalesef hiçbir yaptırım uygulanmamıştır.
Turistik izin alanların, sadece anlaşmalı otel ile uçak alanı arasında, günlük tur yapma ve sadece söz konusu otelin müşterilerini ücretsiz taşıması gerekirken, ne yazık ki bu şahsın elindeki turistik izinle, Çatalköy-Girne arasında hem de ücret karşılığı yolcu taşıdığını tespit ettik. Girne polisine konuyla ilgili şikayetimizi yaptık, görevlendirilen polis çavuşuyla birlikte, söz konusu kişinin verilen izin dışında taşımacılık yaptığını yerinde tespit ettik, hatta yolculardan para alırken görüntülerini de polise gösterdik. Ancak, yasaları tam olarak bilmediğinden olsa gerek, ayrıca telefoniyen ulaştığımız İzin Dairesi Müdürü’nün de gerekli uyarıları yapmasına rağmen söz konusu polis çavuşu arkadaş herhangi bir işlem yapmadı.
Bizler, 150-200 bin sterlin harcayarak kurduğumuz Çatalköy Otobüs İşletmeleri üyeleri olarak, ilgili bakanlığı, yani Sayın Hasan Taçoy’u, haklarımızı savunmak adına göreve davet ederiz. Tek dileğimiz bu konunun seçim malzemesine kurban edilip, haklarımızın iade edilmemesidir…
(İsim Mahfuz)
YERİN KULAĞI VAR
KİMİN ELİ KİMİN CEBİNDE:
19 Nisan akşamı sandıklar açıldığında çıkacak sonucu çok merak ediyorum. Belki de ilk kez ne anketlerin, ne de öngörülerin tutmayacağı bir sonuçla karşı karşıyayız. Bir bakıyorsunuz bir partinin örgüt başkanı başka bir adayın toplantısında ön sırada. Bir başka partinin üyeleri bir adayın tanıtım gecesinde alkışlıyor. Kısacası kimin elinin, kimin cebinde olduğunu kestirmenin zor olduğu bir seçim bizi bekliyor…
BİZE SÖYLEMEYİN:
UBP Genel Başkanı Hüseyin Özgürgün ile DP-UG Genel Başkanı, Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş, “Kıbrıs Türk halkının beklentileri doğrultusunda bir anlaşma için Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun 19 Nisan seçimlerinden başarı ile çıkması gerektiğini” vurgulamışlar. İyi de bunu bize değil, kendi partililerinize söyleyin, tabii eğer bulursanız. Gün geçmiyor ki güvendiğiniz bir isim, bir başka adayın yanında yer almasın…
DP-UG MYK ÜYESİ:
DP-UG’den istifa ettiği söylense de, resmi açıklama yapılmayan MYK üyesi Ahmet Dirgen’in, partisinin desteklediği adayı değil de, bir başka adayı desteklemesi görenleri hayrete düşürüyor. Onun için partilerin falanca adayı destekliyoruz açıklamaları da havada kalıyor. Ne parti kararı, ne ideoloji, seçmen inandığı adayı desteklemekten çekinmiyor. Kısacası icazet kırıldı dersek, yanılmış olmayız…
OLMADI KAYMAKAM BEY:
Geçen gün bir kamu görevlisinin, devlet televizyonunda bir aday lehine propaganda yaptığını yazmamızın ardından Yüksek Mahkeme ve Seçim Yüksek Kurulu Başkanı Şafak Öneri konuya duyarlılık gösterip, gereken uyarıları yaptığını bize bildirmişti. Bu duyarlılığından dolayı Sayın Öneri’ye de teşekkür etmiştik. Ancak aynı gün Lefkoşa Kaymakamı’nın, yani devleti temsil eder pozisyonundaki bir kişinin, çemberde bir parti bayrağını sallarken sosyal medyaya düşen fotoğrafını da yazmazsak olmaz. Kimsenin siyasi görüşü bizi bağlamaz ancak, bir yasak varsa ve buna herkes uymak zorunda ise görev ve mevkisi ne olursa olsun uyacak. Hele de kaymakam unvanını taşıyan birisi iseniz, dikkatli olacaksınız…
EIDE’YE NASIL GÜVENELİM:
BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide, Rum tarafının tepkileri üzerine, bazı sözlerinin yanlış anlaşılmış olabileceğini düşünerek ikinci açıklama yaparak işi kurtarmaya çalıştı. Sayın Eide, doğru bildiği bir açıklamanın arkasında durmak yerine, sırf bir tarafın tepkisinden korktuğu için yan çizerse, biz bu adama nasıl güveneceğiz. Onun masadaki taraflara eşit davranmasını nasıl bekleyeceğiz…
ÇİRKİN:
Cumhurbaşkanlığı önündeki alan düzenlemesinin kaçak olup olmadığı tartışması bir yana, yapılanın Surlariçi’nin dokusuna hiç de uygun olmayan, resmen çirkin bir peyzaj olduğu da gözlerden kaçmıyor. Siyah granitten bir havuzun, etraftaki sarı taş binalara uyum mu, tezat mı sağladığını uzmanları da görsün ve söylesin…
ZİRVEDEKİLER
Dev-İş: Yine cinayet gibi bir iş kazası. Artık bunlara kaza denemez. Dev-İş yaptığı açıklamada, yıllardır dilimize doladığımız bir gerçeği sloganlaştırmış; “Sendika yoksa, cinayet var”… Eğer iş yerlerinde örgütlü sendikalar olsa, devletin yetersiz denetiminin yerini alacaktı. İşverenin eksiğini, ihmalini görüp, tepkisini gösterecek, düzeltilmesini sağlayacaktı. Özel sektörde örgütlenme zorunluluğu, “Emeğin iktidarında” da yapılamazsa, hiç yapılmayacak ve üzerlerinde bir leke olarak kalacak…
DİPTEKİLER
Yine Çevre Bakanlığı: Karpaz’da kesildiği söylenen ağaç sayısı 14 bin… Akıl alır gibi değil. Kim kesmiş, kim izin vermiş, Orman Dairesi bostan korkuluğu muymuş. Nasıl haberi olmamış. Bakan da çıkmış, “Orası özel koruma bölgesi” diyor. Yani korumasız bir özel koruma bölgesi demek ki. Soruşturma başlatılacakmış. Geçmiş olsun. İnsanlar bir kaç ağaç için eylemler yaparken, 14 bin ağaç yerinden sökülmüş, gören duyan olmamış. Haybeye yaşayıp, gidiyoruz işte…
































