Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Aradan 2 yıl geçti ama değişen bir şey yok…

 

Ülkeyi etkisi altına alan ve bir süredir duran yağışlar yeniden başladı ve kentteki çarpık yapılaşma sonrası ortaya çıkan sorunlar da, yağışlarla birlikte yeniden gündeme geldi…
Lefkoşa’nın hemen yanı başındaki Haspolat’taki “gecekondu” mahallesinden bahsediyorum. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden, KKTC’ye çalışmak için gelen ve bölgede inşa ettikleri gecekondu tipi evlerde yaşayan bu insanların sorunu, yağmurların başlamasıyla birlikte yeniden ilgi alanımıza girdi…
19 Nisan 2013, yani yaklaşık 2 yıl önce, Havadis Gazetesi’nin manşetine taşıdığı bu haberle ilgili olarak “Çamurkent sosyal yaraya dönüşmesin…” başlıklı yazımda konuyu gündeme getirmiştim. Bakın ne diyordum o günkü yazımda;
“Gazeteniz Havadis’in dünkü manşetindeki Haspolat çamurkent olayı, bir insanlık dramı olarak işlendi. Doğru, bizlerin alışmadığımız, korkunç bir ortam. Ancak olayın o insanları ilgilendiren yönü kadar, toplumun genelini ilgilendiren bir yönü de var. Aslında bu sorun, otorite boşluğunun, çarpıklığın, kötü yönetimlerin de sorunu. Daha doğrusu sonucu… Olayın insanların sefalet içinde yaşaması boyutu yanında, buna müsaade edilmesi boyutu da önemli. Hem de en önemlisi… Aslında Türkiye’den bildiğimiz gecekondu olayının başlangıcı gibi. Türkiye’de ikinci dünya savaşının getirdiği krizle, köylerden kentlere göç başlamış, bu da kentlerin varoşlarında gecekondu denilen, derme çatma yapılaşmayı getirmişti. Uzun yıllar sağlıksız koşullarda yaşayan bu göçmenler, yıllar içerisinde popülist iktidarların, devlet arazilerine yapılan bu gecekonduları ortadan kaldırmak yerine, seçim dönemlerinde tapu dağıtmasıyla, büyük bir sosyal adaletsizliğe neden olmuştu. Şimdilerde bu gecekondular, yaklaşık 60 yıl sonra, AKP’nin planlamasıyla, TOKİ benzeri kurumlar tarafından apartmanlara dönüştürüldü… Şimdi ülkemiz de yaşanan bunun birebir aynısı olmayabilir. Barakalar devlet arazilerini işgal etmiş olmayabilir. Bilemiyoruz. İşçiler, patronları tarafından bu yıkıntıların içine yerleştiriliyor, ya da kendileri ucuz olduğu için bunu tercih ediyor olabilir. Fark etmez. Ortada insanlık dışı bir durum var. Bu durumun mağduru da, sağlıksız koşullarda yaşamaya mahkum edilen, günahsız çocuklar. Sanayi Odası Başkanı Ali Çıralı, “İşçisini sağlıksız koşullarda yaşatan işveren olduğuna inanmıyorum” dese de, bu insanlar birilerinin işçisi demek ki. Onları buralara yönlendiren bir takım işverenler var. Bu kadar basit…
Lütfen gerçeklere parmaklarımızın arkasına saklanmadan bakalım. Bu insanlar gibi daha binlerce çalışma izinli işçi var. Onlar nasıl yasal ve insani koşullarda evler kiralayıp kalıyorlarsa, diğerlerinin de aynısını yapmasını sağlamak şarttır. Bedava kalacak yer temin edecekler diye, çocuklarını sağlıksız ortamlarda yaşatmaları devletin de sorunu olmalıdır. Yaşadıkları barakaların tapuları varsa, doğru dürüst barınaklar yapılması için çareler üretilir. Ama eğer işgalseler, şimdiden dur denmeli. Aynı şekilde belediyelerin de sorumluluğu var. Yaklaşık 3-4 yıldır Lefkoşa’da belediye olmadığı için, sorun daha da büyümüş görünüyor. Yeni yönetim, bu çarpık yapılaşmaya, bu insanlık dramına son vermeli.
Kısaca, şimdilik “çamur kent” diye baktığımız konu, asla görmezden gelinecek ya da geçici önlemler alınacak bir konu değil. Halkın tümünün, sağlıklı ortamlarda yaşamasını sağlamak kadar, sosyal bir entegrasyon içinde yaşamasını sağlamak da devletin görevi. Geleceği görerek, önlemini almak zorundayız. Duygusallıkla, popülizmle olacak işler değil bunlar…”
Aradan yaklaşık 2 yıl geçti.
Suni gündemlerle, maskaralıklarla gün geçiriyoruz ama sorunlar aynen duruyor.
İki yıldır çare üretmeyenlerin, bundan sonra da çözmek için çaba harcayacaklarına inanmıyorum…

 

YERİN KULAĞI VAR
SİBER SÖZÜNÜ TUTTU: Cumhurbaşkanı adaylarının seçim öncesi mal varlıklarını açıklamaları yönündeki taleplere, “Resmi başvurumu yaptığım gün açıklayacağım” diyen Sibel Siber sözünü tuttu ve dün resmi adaylık müracaatı ile birlikte mal varlığını da açıkladı. Özersay ve Akıncı mal varlıklarını daha önce açıklamışlardı. Şimdi gözler Derviş Eroğlu’nda. Sizce o da diğerleri gibi mal varlığını açıklayacak mı, yoksa işi geçiştirmeye mi çalışacak, ne dersiniz..?
EROĞLU’NDAN SES YOK:
Türkiye Futbol Federasyonu’nun FIFA’ya yazdığı mektup ülke gündeminden düşmüyor. Konuyla ilgisi olan da, olmayan da konuşuyor. Toplum neredeyse ikiye bölünmüş. Ancak, sporda yaşanan sorunlara çare üretmesi için Yıldırım Demirören’i KKTC’ye davet eden Cumhurbaşkanı Eroğlu’ndan ne hikmetse ses çıkmıyor. Yaşananların merkezinde olan Sayın Eroğlu’nun bu konuda söyleyecek hiç mi sözü yok…

TEHLİKELİ OYUNLAR:
TFF ile KTFF arasındaki krizin sadece “top” yüzünden olduğuna inansam bir şey demeyeceğim. Ama son 2-3 gündür yaşananlar, özellikle de önemli bir seçim öncesi, yeniden Türkiyeli-Kıbrıslı ayrımını öne çıkarması bakımından dikkat çekiyor. Sanki birileri geçmişte kalmış bir konuyu kaşıyarak, bir şeyler elde etmeye çalışıyor gibi bir hava var. Eminim ki KKTC halkı, bu oyuna gelmeyecek…

SİBER İLK KEZ:
Derviş Eroğlu’nun, kendisine yönelik ağır salvolarına uzun süre doğrudan yanıt vermeyen Sibel Siber, önceki gün tutumunu değiştirdi ve “Değişimden bahsetmeye başladılar. Sorarım, en üst makamlarda görev yaparken niye değiştirmediniz” dedi. Memleketin son 30 yılına damga vuranların, değişimden bahsetmeleri zaten inandırıcı olmamıştı…

EROĞLU VE AKINCI YOK:
TV kanallarından sonra, DAÜ de adaylarla buluşmalar gerçekleştiriyor. Halka açık söyleşiler dizisine, Derviş Eroğlu ve Mustafa Akıncı katılmıyor. Eroğlu’nun teke tek olmayan programlara katılmadığını biliyoruz da, Akıncı’nın neden katılmadığını merak ettik…

HOŞ OLMADI SAYIN BAŞBAKAN:
Başbakan’ın basına yansız davranma zorunluluğu yok mudur? Türkiye Futbol Federasyonu’nun FIFA’ya yazdığı mektuptan bahsederken, “Açıklarsam skandal olur” demişti. Bizler de “Açıkla” demiştik. Bir de baktık, mektubun metni, sadece parti gazetesinde. Başbakanlık sorumluluğuyla, partisel kaygılarını ayırmalıydı. Hoş olmadı, hem de hiç…

ZİRVEDEKİLER
Ali Bizden: “Marjinal azınlık hariç, en azılı KKTC muhaliflerinin dahi kurumlarımızın geçici bir durak olduğu algısının yavaş yavaş değiştiği yönünde yeni bir toplumsal mutabakatın ipuçlarından biri de, yeşil zeminlerde olmamasına karşın, meşin yuvarlağın etrafında kristalize olan kurumlarımız eksenli isyanlar…”

DİPTEKİLER
YÖK: Türkiye’deki üniversitelerin tıp ve hukuk fakültelerine belli bir puan zorunluluğu getiren YÖK, böylece kaliteyi arttırmayı amaçlamıştı. Bence güzel bir uygulamaydı. Vakıf üniversiteleri kurulduktan sonra, parayı bastıran hukukçu, doktor oluyordu. Bir de baktık, KKTC üniversitelerini bu karardan muaf tutmuş. Anladık, sayıyı düşürmemeyi düşünmüş. Ama ya kalite? Ya düzey? Düşük puanlarla buradan mezun olan hekimler ve hukukçular Türkiye’de ya da burada meslek icra etmeyecekler mi? Tamamen ticari kaygılarla, düzey düşürülüyor…