Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“Ya sandıkta kalırsam korkusu” var ya…

Dün Meclis’te adına göç yasası denilen Yasa’nın ortadan kaldırılmasıyla ilgili öneriler görüşülürken, 2011 sonrası işe gelenlere, diğerlerinin haklarını budayarak eşit hayat pahalılığı verme yanlısı olan CTP, bunun bir kaynak meselesi olduğunu, Yasa’ya karşı olmakla birlikte, ivedilik de alınsa, yapılacak bir şey olmadığını savundu.
Tabii şimdilik günü geçirme amaçlı sözlerdi bunlar.
Meclis kürsüsünden bunları söyleyen Başbakan, bir gün önce bir gazeteciye, eşit HP uygulamasıyla sonuca varılamazsa, kaynak yaratılacağını da söylemişti.
Nereden yaratılacak o kaynak? Orası belli değil…
Meclis’te bu konuda en doğru ve en cesur sözleri söyleyen Serdar Denktaş oldu.
Denktaş da, bunun bir kaynak meselesi olduğundan söz etti.
Ayrıca, 2011 sonrası kamuya girenlerin, o zaman bu şartları kabul ettiklerini hatırlattı.  Hatta konuşmasının bir yerinde, Kamu Hizmeti Komisyonu’ndan geçerek devlete girenlere bir ayrıcalık tanınmasına şikayeti olmayacağını belirterek, şu anda “maaşlarımızı arttırın” diyenlerin büyük çoğunluğunun, sınavsız, münhalsiz, başkalarının haklarını çiğneyerek işe alınanlar olduğuna da gönderme yapmış oldu…
Serdar Denktaş buna bağlı olarak, atılacak her yeni adımın, kamunun cazibesini arttıracağını da söyledi. Bu yüzden milletvekillerinin kapılarından vatandaşların eksik olmayacağını, bugünkünden daha fazla talep geleceğini, devletin de bu yükü çekecek gücü olmadığını vurguladı ve;
“Sonra, sonrası yok, sonra da avuç açma.. Bu mu istediğimiz?” dedi.
Gerçekten de sorulması gereken soru buydu…
Türkiye’nin kendi ısrar ettiği yasanın ortadan kaldırılması için kaynak vermesini beklemek ne kadar absürdse, böyle bir durum için kaynak istemek de o kadar yüzsüzlük değil midir?
Sonuçta, kaynak için, işadamlarının da üstüne gidip, “ek vergi” isteyemeyeceklerine göre, yine dönüp dolaşacak, kamunun ödemelerinde kısıntı yapma durumu ortaya çıkacak.
Kamunun, devlet maliyesinin gerçekleri ortada.
Peki bu noktada yapılması gereken ne?
Bence yapılması gereken, hepsinden önce ekonomideki kaçağı asgariye indirerek, gelirleri arttırmak. Bu, uzun vadede, ama hiç geri adım atılmadan, seçim kaygısı duymadan cesaretle yapılabilecek bir iş. Bulun kaynağı, arttırın.
Ama kısa vadede yapılabilecekler de var. Devlet kapılarındaki yığılmayı önlemenin yolu, istihdamın özele kaydırılması, özel sektörün cazibesinin artmasını sağlamak.
Sigortaları bataktan kurtarıp, emeklilik şartlarını eşitlemekten tutun da, özel sektörde sendikalaşmayı zorunlu hale getirerek, çalışanları iş güvencesine  kavuşturmaya kadar yapılabilecek çok şey var.
Yatırım yapılacaksa, kaynak ayrılacaksa, öncelik bu olmalı.
Sendikaların kendi kendileriyle ters düşen talepleriyle popülizm yapmak ya da, günü kurtarma adına devletin geleceğini sıkıntıya sokmak yerine, siyasilerin bu düzenlemeler için mesai harcamaları, çok daha akılcı ve verimli olacak…
Bizde siyaset neden ülkenin daha iyiye gitmesini sağlayamıyor biliyor musunuz, ülke gerçeklerine rağmen, halka şirin görünme adına sürdürülen iki yüzlülükten.
Oysa yapılması gerekenler, cesurca yapılabilse, bu kısır döngüden kurtulacağız ama işte olmayan asıl şey, o cesaret…

 

YERİN KULAĞI VAR                                                                                                                                                           DÜN DE ÇİRKİNDİ, BUGÜN DE ÇİRKİN:                                                                                                                         

  UBP Genel Başkanı Özgürgün, zamanında Ahmet Kaşif ve arkadaşlarının UBP’den ayrılmalarının “ilkesel mi, koltuksal mı” olduğunun sorgulanmadığını söylüyor, “şimdi de sorgulanmasın” demeye getiriyor. İşte siyasilerle halkın bakış açısı burada ayrılıyor. Yapılan, halk nezdinde o gün de kınanmıştı, bugün de kınanıyor. Siyasete partisel çıkarlar gözüyle bakınca da, böyle ters düşmeler oluyor tabii…

AKLIM ALMAZ:                                                                                                                                                               CTP milletvekili Asım Akansoy, Siyasal Partiler Yasası’nın değiştirilmesi konusunda partiler arasında mutabakat olduğunu savunuyor. Değişikliklerin başında da transferlerin yasaklanması geliyor. Hala anlamış değilim. Partilerarası gitmeler-gelmeler konusunda şampiyon olanlar, ellerindeki bu kozdan nasıl vazgeçecekler… Bana inandırıcı gelmiyor. Şimdilik aynen Anayasa değişikliği gibi göz boyama aşamasındayız. Göreceksiniz, eğer son aşamaya gelebilirlerse, o noktada reddedilecek…

BEN ANLAMADIM:                                                                                                                                                        “Göç Yasası” konusunda Başbakan Yorgancıoğlu, “Bütçemizi zora sokmadan, alt gelir gruplarına daha fazla artış vererek, iki barem listesini yakınlaştıracağız. Ben ocak ayında gereğini yapacağım, oyalamayacağım” derken, Başbakan Yardımcısı Denktaş ise, “Hükümet bulsun ödesin deniyor. Nasıl bulacak TC’ye gidecek isteyecek ve biz alem ahkam devam edeceğiz. Burada birbirimize madik atmaya devam edeceğiz” diyor. Birisi ocakta bu iş tamam diyor, diğeri ise, sırf eylemler yapılıyor diye her şeyin yapılamayacağını söylüyor. Kim haklı kim haksız siz karar verin…

SİSTEM NE ZAMAN DEĞİŞTİ:                                                                                                                                             Bağımsız Cumhurbaşkanı adayı Özersay’ın bir televizyon programında söyledikleri hayli ilginçti. Sayın Özersay, öyle bir Cumhurbaşkanı profili çizdi ki partizanlık ve yolsuzluklardan tutun da, ülkede yaşanan beyin göçü dahil, artan suç oranlarına bile çare üretebileceğini iddia ediyor. Hani bilmesem,  ülkede parlamenter sistem değil de, başkanlık sistemi var zannedeceğim…

KÜÇÜKTEN ÖNCE, KÜÇÜKTEN SONRA:                                                                                                                                                                  Eski Başbakanlardan İrsen Küçük dönemi ülke tarihine öyle bir damga vurdu ki, her şey artık “Küçük öncesi, Küçük sonrası” olarak değerlendiriliyor. Ülkede yaşanan her sorun İrsen Küçük dönemiyle karşılaştırılıp değerlendiriliyor. “İrsen Küçük’ü bile arttılar” veya “Küçük döneminde bile olmadı” gibi örneklemeler bugünlerde hem siyasilerin, hem de toplumun günlük hayatının bir parçası haline geldi. Her şeyimizi İrsen Bey’e göre değerlendirir olduk…                                 

HÜKÜMET CİDDİ DEĞİL:                                                                                                                                                Askerlik yasa tasarısı yine ertelenmiş ve bugüne kalmış. Artık hükümetin bu konuda ciddi olduğunu söyleyebilmek oldukça güç. Hele de askerlikle ilgili, hükümetin bugüne kadar ki performansına baktığımızda, bu konuda ne kadar ciddiyetsiz olduğunu görüyoruz. Binlerce genci ve ailesini ilgilendiren bu konudaki “oyalama” çabaları, tepkilerin daha da büyümesine neden olmaktan öteye geçmiyor…

ZİRVEDEKİLER                                                                                                                                                              Ferdi Sabit Soyer: Soyer, “İster sosyal sigortalar, ister kamunun diğer kesimleri, kaynak büyütmeden yapılan her harcama ve yalnızca Türkiye’den aktarılan kaynaklarla olayı devam ettirmek kültürünün bize getirdiği bir rezalet vardır” diyerek bunun, kendi çocuğumuzun tabağından yemek yeme kültürü olduğunu söyledi…

DİPTEKİLER                                                                                                                                                               Vermeden Almak: Bu ülkede vermeden almaya öylesine alıştık ki, sormayın gitsin. Memur ister, çiftçi, üretici, hayvancı, işçi, işveren ister. Valhasıl istemeyen yok. Kimsenin de “kaynak var mı, bütçe yeterli mi” diye sorma gibi bir niyeti yok. Tek derdimiz istemek. Varmış, yokmuş kimin umurunda, nereden bulursan bul yarat ve ver. Ama kabahat isteyende değil, yıllardır onları buna alıştıran siyasi zihniyetlerde…