Hüseyin Ekmekçi’nin ıspanak örneği insanı delirtecek cinsten. Bir ay içinde 3 kez tahlil yapılmış, her seferinde zehir kalıntısı bulunmuş. Nihayet Tarım Dairesi tarlayı sürmüş.
Ya o tarlanın başına gelenler? Toprağa işleyen, yer altı sularına karışan zehir?
Kafayı bu işe taktık ya ne bulursak okuyoruz…
Kanser Araştırma Vakfı’nın adını duymuşsunuzdur. Başında Londra Imperial College Kanser Araştırma Merkezi Kurucusu ve Başkanı Kıbrıslı Türk Profesör Mustafa Camgöz var. Vakfın broşüründe Kuzey Kıbrıs’ın farklı bölgelerinden alınan topraklar üzerinde yaptırdıkları analizlerden söz ediyor. Bazı bölgelerde arsenik ve kadmiyum seviyeleri uluslararası standartların üstünde bulunmuş. Arseniğin bakırla birlikte bulunduğu not ediliyor. Malum adanın sorunu bakır ve arsenik. Bu Kıbrıs coğrafyasının bir kadersizliği. Nitekim, Rum Onkoloji Hastanesi’nin ünlü doktorlarından biri, konuştuğu Kıbrıslı Türklere, özellikle Lefke’de yaşayanların gerekli testleri yaptırmalarının şart olduğunu söylüyor.
Bakır ve arseniğe ilaveten, kadmiyum denilen elementin fosfat gübrelerinden ve fosil yakıtlardan geldiği vurgulanıyor. Broşürde, kadmiyumun, östrojen hormonunun bir taklitçisi olduğu ve Kuzey Kıbrıs’taki meme kanseri problemine, özellikle de vakaların küçük yaşlarda görülmesine neden olabileceği belirtiliyor…
Olay gayet açık, kullanılan gübre ve yakılan anız, toprağı açıkça zehirliyor.
Bu sadece bir vakfın, kendi olanaklarıyla yaptırdığı araştırmanın sonucu.
Devletin de bir süre önce toprak analizleri yaptırdığını biliyoruz. Bakalım onların sonuçları daha ne felaketler ortaya çıkartacak…
Geçtiğimiz günlerde İz TV’de bir belgesel izledim. Antalya bölgesindeki seraları anlatıyordu. Üretici bir kadın. Yaşlı… Eğitim düzeyi düşük. Ama bilinçli. Dönümlerce serası var. Her türlü sebze meyve yetiştiriyor. Tamamına yakınının da ihraç edildiğini söylüyor. Sunucu soruyor; “İlaç kullanıyor musunuz?”… Yanıt, “Daire bize ilaç getiriyor. Ama onların gösterdiği şekilde kullanıyoruz. Biz onlar söylemeden su bile veremeyiz. Kurallara uymazsak, tüccar malımızı almıyor. Alırsa Avrupa’dan geri dönermiş”…
Bizde sadece bir “ambargo” bahanesi. Oysa Güney Kıbrıs üzerinden ihracat bal gibi yapılabiliyor. Yapan da var zaten. Hani “Su gelecek, ürettiğimizi nereye satacağız” diyorlar ya, palavra. İstenirse yol açık…
Yeşil Hat Tüzüğü geçtiği anda Rum tüccar Kuzey’e koşmuş gelmiş. İhraç ürünü aramış. En verimli domatesin Çamlıbel’de yetiştiğini görmüş. Başlamış tarladaki ürünü daha hasat edilmeden satın almaya. Bir süre bu iş devam etmiş. Sonra aniden kesilmiş. Rum tüccar “Ürünlerinizde ilaç kalıntısı bulundu” demiş…
Olay bu kadar gündemdeyken bile cesur bir şekilde zehir kullanmaya devam eden üretici ve ilacı sattıktan sonra kontrolünü ve denetimini doğru dürüst yapmayan bakanlık…
Birkaç yüzyıl sonra birileri gelip, bu topraklar üzerindeki insan nesli niye yok oldu diye araştıracaklar…
İsyan ediyorum!..
Yazacak kelime bulamıyorum. Aslında yazsam ne olacak? Vücudumun her yanı cayır cayır yanıyor. Gazete manşetlerine bakıyor ve isyan ediyorum…
YASTAYIZ…
KELİMELER KİFAYETSİZ, ÜLKE YASTA…
BÜYÜK ACI…
MASUMLARIN ÖLÜMÜ…
YÜREĞİMİZ YANDI…
DEHŞET…
Okurken kanım dondu. Adeta toplu katliam… Gerekçesi ise çok basit, “Direksiyon hakimiyetini kaybetti…” Yitip giden 3 gencecik fidan. Kendilerini, gelecek nesilleri yetiştirmeye adamış, pırıl pırıl umut vadeden 3 öğretmen. Tek suçları, yanlış zamanda, yanlış yerde olmaları ve yollarının “trafik celladı” ile kesişmesi… Bunun adı, ne kader, ne de alın yazısıdır. En hafif tabiriyle cinayettir… Üç gün, beş gün yazılıp çizilecek, siyasiler çıkıp o hep alışık olduğumuz üzüntülü mesajlarını verecek, hiç bilemedin kara gözlüklerle cenazelere katılıp, ailelerin acısını paylaşacaklar ölü yuğcular gibi… Sonra mı? Sonra her zamanki gibi, unutulup gidecekler. Ta ki bir sonraki kazaya kadar… Sanki yolların denetlenmesinden sorumlu kendileri değilmiş gibi. Vatandaşına güvenli trafik hizmeti sunmayan başkasıymış gibi.
Bu iş, olmayacak duaya amin demek gibi, olmayan devletten düzen beklemeye benzer…
YERİN KULAĞI VAR
İNDİRİN KEPENKLERİ:
Devlet daireleri, belediyeler karanlık. Tıpkı şarkıdaki gibi, “Her yer karanlık, pür nur o mevki…” Pür nur olan mevki, koltuklar. Neredeyse ülke geneline su verilemiyor. Karasal yayın yapan televizyonlar ve radyolar sustu. Parasını ödeyen vatandaş adeta cezalandırılıyor. Ortalık toz duman. Vekillerimiz ise Meclis’te, “cinsiyet özgürlüğünü” tartışıyor. Olmuyor kardeşim… İyisi mi indirin kepenkleri ve kapıya da, “Atam İzindeyiz” yazın olsun bitsin…
DAHA ÖNCE AKLINIZ NEREDEYDİ:
Kıb-Tek’e olan borcunu yapılandırmayan ve önceki gün elektriği kesilen Maliye Bakanlığı, bakanlık ve bazı dairelerin 89 fatura karşılığı olan 1 milyon 797 bin lirayı dün kuruma yatırmış. Peki ama tüm bu rezaletler yaşanmadan bu parayı yatırsalar olmaz mıydı? Her işimiz böyle, son dakikaya kadar bekliyoruz. İlle rezil olacağız…
İRONİ:
Dünkü gazetelerde yer alan LTB’ye ait iki haber oldukça ilginçti. Birisi, “şebeke sularının mikrobiyolojik açıdan içme ve kullanıma uygun olduğu” haberi, diğeri ise, “LTB, Lefkoşa’ya su sağlayan tesis ve kuyuların elektriğinin kesilmesinden dolayı, Lefkoşa’ya su verilemeyeceğini açıkladı…” Güler misin, ağlar mısın…
HEYECAN DUYMAMAK İMKANSIZ:
Gazeteniz Havadis’in önceki gün yayımladığı fotoğraflar, Türkiye’den gelecek su konusundaki dev projenin hızla ilerlediğinin belgesiydi. Görenin heyecanlanmaması mümkün değil. Adanın makus talihini değiştirecek bir gelişme. Şimdi o projeye dudak bükenlerin ne diyeceğini merak ediyorum. Mesela Hasan Taçoy, geçtiğimiz yıl Sim TV’de bir yayında projeye pek de ihtimal vermiyordu. Bir de “Gelmesin” diyen mandıra kafalılar var. Kuraklıktan grak grak edelim de, Türkiye’nin suyuna muhtaç olmayalım diyenler. Keşke mümkün olsa da onları bu sudan mahrum bırakmanın bir yolu olsa…
VAATLER BİR ŞEY İFADE ETMİYOR:
Buran Atakan umutlu, DP’nin önderliğinde yeni hava yolu şirketinin kurulacağına inanmış. Adı da Karpaz Hava Yolları olacakmış. Özel sektörle kurulacak ortaklık, nasıl devletin hava yolu olacak, ya da özellerden ne farkı olacak, orası belli değil. Aklıma Mehmet Çangar’ın “Angolem hava Yolları” reklamı geldi, güldüm. Şu son senelerde öyle çok uçanlar oldu ki, artık kuşkuyla yaklaşıyoruz…
BELEDİYELERİN ŞİKAYET HAKKI YOK:
“Halkı susuz bırakmak suç”, orası kesin. Ama bunu kalkıp da belediye başkanlarının söylemeye hakları var mı? Önce o borçları biriktirirken yaptıkları harcamaların hesabını vermeliler. Mesela son 5 yılda yaptıkları istihdamların, alımların, ihalelerin. Ve tabii borçlarını neden ödemediklerinin. Vatandaşı bugün susuz bırakanın kendileri olduğunu hiç mi hatırlamazlar…
ZİRVEDEKİLER
Ünal Üstel: Neden zirvede biliyor musunuz, yaptığı itiraflarla. “Biz”, diyor “En önemli yasaları geçirmedik.” Gıda Yasası, Hal Yasası, cezaların artırılması, zehirli ilaçlar, eczacılık, trafik diye de sıralıyor… Meclis’e 320’ye yakın öneri vermişler, yüz tanesi kadük olmuş. O yüz tane kaç ay içinde verildi kim bilir ve öylece bekledi durdu. Çünkü UBP’nin yasalardan, vatandaşın yaşamını kolaylaştırmaktan daha mühim işleri vardı. Üstel itiraf ediyor da, arkadaşları kendi yapmadıkları işler için şimdiki hükümete yükleniyor. İşte ben de buna tahammül edemiyorum…
DİPTEKİLER
Mustafa Arabacıoğlu: “Başbakan’ın imzasını sahtelediği” gerekçesiyle KHK’daki görevinden alınan ve daha sonra dönemin Başbakanı İrsen Küçük’ün elini öpüp özür dileyen Emirkanı’ya bakanlığınızda görev vermişsiniz. Hakkında bu kadar ciddi suçlamalar olan birisini, “birileri” istedi diye onore etmeniz, pek de hoş karşılanmadı…
Girne’nin en işlek yeri Ziya Rızkı Caddesi. RHA’nın kaldırımdaki rahatlığına bakar mısınız?
































