Malum, “Sosyal Medya”yı en iyi kullanan 3- 5 isimden biri Ulaş.
Haliyle Facebook üzerinden sohbetimiz…
Yanımda çocuklarının 23 Nisan’da çekilmiş fotoğrafları var, aylardır sosyal medyadan başını kaldırıp, bir kahveye gelemedi…
Derdimiz memleket…
Memleket meseleleri üzerine konuşuyoruz…
Güvenlikten konuşuyoruz.
Malum…
Eline silah alan, ya kendi kafasına sıkıyor, ya başkalarının canına kıyıyor.
Polisin elinde silah, askerin elinde silah, onbaşıda bile silah…
Yetmedi her evde bir av tüfeği.
Dün sabah saat 06.00’da Alsancak’tan gelen bir telefonla uyandım.
“Kendi canına kıyan” 69 yaşında bir büyüğümüz…
Havadis Gazetesi olarak bu tür haberlere yer vermiyoruz. Toplumu ilgilendiren biriyse de, “o kelimeyi” kullanmadan, “ölü bulundu” diyoruz.
Zira, bunun, başka kişilere de örnek olduğu muhakkak. Geri duruyoruz.
Geri duruyoruz ama bunu anlayamayanlar, “Ölü bulunmadı, halkı yanıltmayın” deyip, yanına da küfürler ekleyerek saldırıyor bizlere. Olsun.
Anlayamazlar, anlatamadıysak bunca zaman, üzerinde durmaya gerek yok.
Ulaş, “Dikkat ettin mi, son dönemde soygun olur polis, hırsızlık olur asker, polis kaldırımda kendine kıyar, asker gece kulübü basar, adam öldürür…” dedi.
“Eğitimleri bu yönde” dedim… Haliyle, “önleyici” eğitim alsalar da, bu işleri biliyorlar.
Gülsev’in isyanı benim şaşkınlığım…
Ulaş’a, düştüğümüz durumu anlatmak için önceki akşam yaşadığımı aktardım, size de nakledeyim.
TV karşısında uyuya kalmışım.
Kapı- pencere açık.
Hamitköy’deyiz, nerden korkacağız ama…
Eşim Gülsev, saat 02.00 gibi “çığlık” atarak uyandırdı beni.
Uyku sersemiyim, sandım ki eve hırsız falan girdi, etrafa bakınıyorum.
“Kapı- pencere açık uyun. Çocuklar yukarıda, fıs fıs sıkıp uyuturlar herkesi. Sana da yapacaklar, girecekler evi soyacaklar, o neyisa, sana, çocuklara bir şey yapacaklar, daha dikkatli ol, çık yatağa uyu…”
Diye söylenen Gülsev, feryat figan ediyor.
Şimdi ben bunu nasıl idrak edeyim ki…
“Kapı açık uyuyorum bu çok tehlikeli…”
Yahu, ben “havlıda uyuyarak büyüyen” bir insanım. Gülsev’in dediklerini nasıl algılayayım?
1974’ün hemen akabinde doğdum, “evlat acısı korkusu” çeken bir anne tarafından büyütüldüm.
Ben havlıda yattım, hiçbir şey olmadı.
3 yaşımdan 20 yaşıma kadar havlıda yattım hem de…
1974’ün üstünden 40 yıl geçti.
Ben evimde, 100 bin askerin sınırı beklediği bir ülkede yaşıyorum ama, kapım açık kalmamalı.
Neden?
İçine düştüğümüz durum nedeniyle.
Savaş bitti, havlıda uyuduk ama üzerinden 40 yıl geçti, evimizin kapısı açık uyuyamıyoruz.
Çünkü, içimizde bunu fırsata çevirenler var.
Hırsızlık, darp, cinayet ve daha birçok suç.
Nereden nereye geldik..?
Şimdi nasıl adlandırmak gerekiyor bu düzeni?
Düşman neydi, biz şimdi kimden koruyoruz kendimizi…
Maalesef, şimdi kendimizi, “bizi koruması için eğitim alanlardan” koruma zamanı.
Bir de, “kurtarmak” için görev ve eğitim alandan…
***
Osman Lama özetledi
Mağusa’nın sembol isimlerindendir, doğru…
Ama Mağusa Limanı’nı da en iyi bilenlerdir. Osman Lama, bir süredir izlediği liman tartışmalarına küçük bir mektupla dahil oldu dün. Bu alanda, tartışmaya devam edeceğiz, öyle görünüyor.
Sayın Lama’nın gönderdiği ve “liman işçileri şirketinin nereden nereye geldiği, ne için kurulup, bugün hangi noktaya ulaştığını” anlamak için güzel bir yazı.
Aynen paylaşıyorum:
“Sayın Hüseyin Ekmekçi,
Kıbrıs Türk Liman İşçileri Şirketi konusunu ele alıp bu usulsüzlükleri n herkes tarafından bilinmesini sağladığınız için bu ülkeye büyük iyilik yaptınız.
Bu şirketin kuruluşundan bu yana çok usulsüzlükler yapıldı. Şirket, çok iyi bir örgütcü ve kooperatifçi olan rahmetli İsmet Kotak’ın çok iyi niyetli çalışmaları sayesinde kurulmuş ve hakikaten Mağusa limanında çalışan işçileri, hem işlerinin sahibi yapmış hem de sömürülmelerini önlemiştir.
Ancak zaman içinde sendika kökenli başkanına rağmen şirket işçi sırtından para kazanan bir görünüm almıştır.
Bunun sebebi ise, emekliye ayrılan, ölen, kaza geçirip çalışamayacak durumda olan işçilerin yerine, yasa emrine aykırı olarak yeni ortaklar alınmamıştır. Ortak ne kadar az olursa ve dışarıdan getirilen kalifiyesiz işçiler ne kadar çok olursa şirket ortaklarının payı o oranda arttı.
Bu sebeple sayıları iki elin parmağı kadar kalana kadar böyle devam ettiler. Şimdi de daha çok para kazanmak için şirket ortaklığına limanla ilgisi olmayan kişileri almaya kalktılar.
Bugün gazetenizdeki yayınları okuyunca artık dayanamadım ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Şimdi şunun sormak istiyorum:
Bir iş adamı eğer bir limanı transit ticaret için kullanacaksa illaki oradaki işletmelere ortak olması mı lazım?
Bu adamlar anladığım kadarı ile Mısır’da iş yapıyorlar. Oradaki işletmelere de ortak mılar acaba?
Veya tuzu ihraç edecekleri ülkelerin limanlardaki işletmelerine de ortak mılar???
Yoksa bu bir şantaj mıydı ve bizim SAF işçilerimiz bundan korkup bu şirket yetkililerini ortak yaptılar? Bir liman da iş yapacak adam gelir yetkililerle adam gibi görüşür, projesini ortaya koyar.
Taahhütlerini verir ve gerekirse böyle büyük kapasiteli bir iş için tenzilat ister. İşine gelirse yatırımını yapar işine bakar.
Bir de şu var, ben bu limana yüz binlerce ton tuz getirilip stoklanacağını ve daha sonra ufak partiler halinde ihraç edilebileceğine inanamıyorum.
Mağusa Limanı’nın (bilhassa derinliği 30 ayak olması gereken) Dış Liman bölümünün bir kısım özel maksatlar için ayrılmışsa ve bir kısmı tersane yapılmışsa, bu limanda bu çapta büyük bir iş yapmak mümkün değildir.
Şu anda bile bir iki RoRo ve genel yük getiren üç dört gemi limanı dolduruyor ve bilhassa dökme yük (arpa, buğday, hayvan yemi, çimento gibi) taşıyan gemiler bile bu limanda sıkışıyor (congestion), çoğu zaman sıra beklemek durumunda kalıyorlar. Nerede kaldı yüzbinlerce ton tuz?
Bu şirket iktidarlar tarafından hep bir oy kaynağı olarak değerlendirilmiş ve kendilerine her türlü imkan sağlanmıştır.
Düşünün ki şirketin yükleme boşaltma tarifelerini çalışma şeklini mesai saatlerini ve diğer konuları düzenleyen bir tarife tespit komisyonu var.
Bu komisyon sadece göstermelik toplanıyor. Zira komisyon yanlış hatırlamıyorsam 13 kişiden oluşuyor. Bu üyelerin 7 tanesi Liman İşçileri Şirketi yönetim kurulu, gerisi de hükümet ve acente temsilcilerinden oluşuyor.
Bu toplantılarda acente temsilcileri sinir krizleri geçirirken, şirket de istediği tarifeyi ve düzenlemeleri geçirirdi.
Ben acenteler birliği başkan yardımcısı iken yazışmalardan sorumlu olarak yüzlerce denecek kadar çok yazılar yazdık. Bu yazılar Cumhurbaşkanından, Bakanlara kadar dağıtıldı.
Ama ne acıdır ki bu yazılarımızın çoğuna yanıt bile alamadık, bazı yazılarımıza da bilinçsiz özellikle tekrarlıyorum BİLİNÇSİZ cevaplar aldık.
Malumunuzdur devletin 30 gün içinde yanıt verme yükümlülüğü vardır ki bu mekanizmanın çalışmadığını sık sık duyuyoruz.
Umarım bu yazım ile bazı konulara açıklık getirdim. Bu konuda söylenecek daha çok şeyler vardır.
Eğer ilginizi çekerse veya arzu ederseniz bir başka yazıda diğer konuları da dile getiririz.”
































