Aslında çok uzunca bir süredir etrafımıza baktığımda gördüğüm, herkesin birbirine bağırdığı ama aslında aynı şeye odaklanmış olduğu. Temel konular belli. Yeni enerji hatları nereden geçecek, ticaret hangi güzergah üzerinden akacak, yeni ekonomik merkezler nasıl oluşacak gibi sorular, bölgedeki aktörlerin tamamının gündeminde.
Son dönem Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri yan yana koyunca da tablo büyük ölçüde netleşiyor zaten. Türkiye’nin Yunanistan’la tansiyonu kontrollü götürme çabası, Suriye’yle yeniden temas arayışı, İsrail’le tamamen kopmayan ilişki, Ermenistan normalleşmesi, Avrupa Birliği’nin Ankara’yla yeniden yakınlaşma yönündeki tonu… Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil.
Nir taraftan Avrupa, Rusya sonrası dönemde enerji meselesinin artık sadece gaz satın almak olmadığını net bir şekilde gördü. Çünkü gazın hangi rotadan geleceği, hangi limanlardan geçeceği, hangi ülkelerin transit merkez olacağı da en az enerji kadar önemli hale geldi. Geçtiğimiz gün gerçekleşen Erdoğan–Von der Leyen telefon görüşmesini de biraz buradan okumak gerekiyor. Brüksel’in Ankara’yla yaşadığı siyasi sorunlar kadar, Türkiye’yi tamamen dışarıda bırakarak yeni enerji ve ticaret hattı kurmanın pek gerçekçi olmadığı ortada.
Aslında Ankara’nın son dönemde yaptığı hamlelerde ortak bir akıl var gibi duruyor. Türkiye kendisini yalnızca askeri güç olarak değil, bölgesel bir bağlantı merkezi olarak konumlandırmaya çalışıyor. Mesele biraz da bu yüzden artık yalnız kendi içinde de sıkıntılar barındıran Mavi Vatan söylemi üzerinden okunamayacak kadar çetrefilli. Yani harita çizmenin tek başına bir anlamı yok. O haritanın üzerinden ne taşınacağı da son derece önemli. Enerji mi geçecek, ticaret mi akacak, veri mi dolaşacak? (Ne kadar da bizdeki tartışma başlıklarıyla örtüşüyor aslında öyle değil mi?)
Bence son dönemde değişen şey de bu. Doğu Akdeniz’deki sert jeopolitik dilin altından giderek daha ekonomik bir akıl çıkıyor.
Kıbrıs’ın Kuzeyine Türkiye’den doğalgaz taşınması ihtimalinin yeniden konuşulması da o yüzden dikkat çekici. Yıllar önce suyla başlayan bu modelin şimdi enerji ayağı alıştığımız başlık olarak elektrik değil bu kez doğalgaz üzerinden konuşuluyor. Eğer bu gerçekleşirse Kuzey Kıbrıs’ın bölgesel denklemdeki pozisyonu da ister istemez değişir. Çünkü enerji hattına dönüşen her coğrafyanın siyasi ağırlığı da buna bağlı olarak güncellenir.
Bu arada Kıbrıs meselesinin yeniden hareketlenme ihtimali de yine bu çerçevede mümkün. BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Holguin’in 6 Haziran’da adaya gelecek olması tek başına büyük bir çözüm süreci anlamına gelmeyebilir ama bölgedeki ekonomik ve stratejik denklemler değişirken, Kıbrıs dosyasının tamamen donmuş kalması da çok sürdürülebilir görünmüyor.
Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine bakınca da benzer bir tablo görülüyor. Orada verilen mesajların büyük kısmı enerji koridorları, lojistik ağlar, bağlantısallık ve ticaret üzerineydi. Cumhurbaşkanı Erhürman’ın zirvede bulunması da bu yüzden sembolik açıdan önemliydi. Çünkü KKTC yalnızca çözüm bekleyen sorunlu alan gibi değil, daha büyük bölgesel ağların potansiyel parçası olarak da görünmeye başladı.
İlginç olan olan bir başka nokta da, uzun yıllardır Türkiye–AB ilişkilerinin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülen Kıbrıs meselesinin, yeni dönemde Ankara’nın elini rahatlatabilecek alanlardan birine dönüşebilecek olması. Çünkü Avrupa artık meseleye yalnız siyasi kriz başlığı olarak bakmıyor. Enerji güvenliği, deniz taşımacılığı, veri hatları, lojistik koridorlar ve bölgesel istikrar aynı paketin içinde değerlendiriliyor. Eğer genelde Kıbrıs, özeldeyse kuzeyi çözümsüzlüğün sembolü değil de bölgesel bağlantısallığın bir parçası olarak konumlanmaya başlarsa, bu durum Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde teknik ve ekonomik bir yakınlaşma zemini yaratabilir. Belki de ilk kez Kıbrıs meselesi kim haklı? tartışmasından çok bu coğrafya nasıl birlikte çalışır? sorusu üzerinden yeniden okunmaya başlanabilir. Aslında beni heyecanlandıran bu süreç, uzun zamandır bildiğimiz anlamdaki dengelerden değil, ihtiyaçlardan doğacak yeni beklentilerin şekillendireceği dinamiklerin daha çok konuşulacağına da işaret ediyor.
Galiba bu çerçevede bölgenin yeni gerçeği, kimsenin kimseyi çok sevmemesine karşın, herkesin birbirine geçmişe kıyasla daha fazla ihtiyaç duyduğunu hissediyor olması. Yani çıkar ilişkileri, yıllarca diplomasi ile aşılamayan mesafeleri hızlıca kat etmeye yardımcı olabilir. Ve belki de bu işin anahtarı Atilla İlhan’ın “ben sana mecburum bilemezsin” dizelerinde saklıdır, kim bilir?


































