Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Hayat Pahalılığı ve Sokak: Ekopolitik Tercihlerin Ürettiği Sonuç

mahmut kanber

Sokakta yükselen ses, yalnızca geçim sıkıntısının değil; temsil edilmeyen bir toplumun demokratik itirazıdır.

Kuzey Kıbrıs’ta son dönemde giderek görünür hale gelen hayat pahalılığı ve buna eşlik eden sendikal eylemler, ilk bakışta ekonomik bir kriz olarak okunmaya oldukça elverişlidir. Ancak bu okuma, yaşanan sürecin yalnızca yüzeyini açıklar; meselenin gerçek niteliğini kavramaya yetmez. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz durum, klasik anlamda bir enflasyon ya da piyasa dengesizliği ile sınırlandırılamaz. Daha derinde, ekonomi ile siyasal yapı arasındaki ilişkinin biçiminden kaynaklanan, zaman içinde birikmiş ve artık görünür hale gelmiş bir ekopolitik kırılma söz konusudur. Bu nedenle sokakta gördüğümüz kalabalıklar, yalnızca alım gücü düşen bireylerin tepkisi değil; uzun süredir işleyen bir yönetim modelinin ürettiği sonuçların kamusal alanda ifadesidir.

Bu noktada hayat pahalılığını sadece fiyat artışlarıyla açıklamak, meseleyi daraltmak anlamına gelir. Asıl tartışılması gereken, bu fiyatları mümkün kılan yapının kendisidir. Kuzey Kıbrıs ekonomisi uzun süredir üretim temelli bir yapıdan ziyade ithalata dayalı, dış kaynaklarla dengelenmeye çalışan ve yerel kapasiteyi geliştirmek yerine mevcut kırılganlığı yönetmeye odaklanan bir model üzerinden ilerlemektedir. Ancak bu modelin belirleyicisi yalnızca ekonomik tercihler değildir. Ekonomi, burada siyasal tercihlerin, dış ilişkilerin ve bağımlılık mekanizmalarının doğrudan bir uzantısı olarak şekillenmektedir. Tam da bu nedenle, yaşanan süreç ancak ekopolitik bir çerçeveyle anlamlandırılabilir.

Ekopolitik yaklaşım, ekonomik süreçleri piyasa içi dinamiklerle sınırlı görmez; aksine bu süreçlerin siyasal iktidar ilişkileri, karar alma mekanizmaları ve dış bağımlılık yapılarıyla birlikte nasıl üretildiğini analiz eder. Kuzey Kıbrıs’ta bugün yaşanan durum, bu çerçevenin somut bir örneğidir. Ekonomi, kendi iç dinamikleriyle dengelenen bir alan olmaktan çıkmış; siyasal uyum ve dış ilişkiler üzerinden şekillenen bir yapı haline gelmiştir. Bu durum, ekonomik sorunları teknik olmaktan çıkararak doğrudan siyasal bir meseleye dönüştürmektedir.

Hayat pahalılığı ödeneğine ilişkin alınan karar bu bağlamda özel bir önem taşımaktadır.

Bu karar, kamuoyuna teknik bir düzenleme olarak sunulsa da, gerçekte ekonomik krizin maliyetinin hangi toplumsal kesimler tarafından üstlenileceğine dair açık bir tercihi yansıtmaktadır. Her ekonomik kriz aynı zamanda bir yeniden dağıtım sürecidir ve bu süreçte alınan kararlar, yalnızca bütçe dengelerini değil, toplumsal adaletin yönünü de belirler. Kuzey Kıbrıs’ta ortaya çıkan tablo, krizin maliyetinin yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru taşındığını göstermektedir. Bu ise ekonomik bir zorunluluğun değil, ekopolitik bir tercihin sonucudur.

Bu tercihlerin toplumsal alandaki karşılığı ise sendikal eylemler ve giderek genişleyen protesto dalgası olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu eylemleri yalnızca ücret artışı talebiyle sınırlı bir çerçevede değerlendirmek, yaşanan süreci eksik okumak olur. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca ekonomik bir hoşnutsuzluk değil, aynı zamanda giderek derinleşen bir temsil sorunudur. Toplumun geniş kesimleri, alınan kararların kendi yaşam gerçekliklerini yansıtmadığını ve bu karar süreçlerine dahil edilmediklerini düşünmektedir. Bu durum, ekonomik taleplerin ötesine geçen bir meşruiyet tartışmasını beraberinde getirmektedir. Sokak, bu noktada yalnızca bir tepki alanı değil; siyasal sistemin üretmekte zorlandığı temsilin alternatif bir ifadesi haline gelmektedir.

Bu noktada ortaya çıkan tabloyu doğru okumak gerekir.

Kuzey Kıbrıs’ta son dönemlerde gelişen eylemler, spontane ve dağınık tepkiler değildir; sendikalar, meslek örgütleri, sivil toplum yapıları ve doğrudan yurttaşların katılımıyla şekillenen, giderek genişleyen bir toplumsal muhalefet formudur. Kamu çalışanlarından küçük esnafa, öğrencilerden bireysel yurttaşlara kadar uzanan bu katılım, meselenin dar bir ekonomik çerçeveyi aştığını açık biçimde göstermektedir. Farklı toplumsal kesimler, farklı gerekçelerle ama ortak bir noktada buluşmaktadır: mevcut ekonomik ve siyasal düzenin kendilerini temsil etmediği düşüncesi. Bu durum, yurttaşın yalnızca ekonomik bir özne olmaktan çıkarak yeniden siyasal bir aktör haline geldiğini göstermektedir. Sandıkla sınırlı kalan yurttaşlık pratiği, yerini doğrudan katılım ve kamusal görünürlük talebine bırakmaktadır. Böylece sokak, bir boşluk değil; örgütlü toplum ile bireysel yurttaş iradesinin kesiştiği bir siyasal alan haline gelmektedir.

Meclis önünde gerçekleşen eylemler ve bu eylemlere yönelik müdahale biçimi ise bu sürecin demokratik boyutunu açığa çıkarmaktadır. Çünkü bir siyasal sistemin niteliği, kriz anlarında toplumsal itiraza verdiği tepkiyle daha net anlaşılır. Eylem yapanlar, sistem dışı unsurlar değil; sendikalar, örgütleri ve doğrudan yurttaşlardır. Yani bu hareket, toplumun kendisidir. Bu nedenle bu eylemlere yönelik her müdahale, yalnızca bir güvenlik refleksi olarak değil; devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin niteliği olarak değerlendirilmelidir. Eğer bu toplumsal kesimler bir muhatap olarak görülürse süreç demokratik bir müzakereye evrilebilir. Ancak eğer bu kesimler bir tehdit olarak kodlanırsa, burada artık demokratik alanın daraldığı bir süreçten söz etmek gerekir. Mesele yalnızca bir eylemin dağıtılması değil; yurttaşın kamusal alandaki varlığının nasıl tanımlandığıdır.

Bu temsil krizinin arka planında, Kuzey Kıbrıs’ın içinde bulunduğu yapısal bağımlılık ilişkileri önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye ile olan ekonomik ve mali ilişkiler, kısa vadede bir istikrar unsuru olarak işlev görse de, uzun vadede yerel ekonomik kapasitenin gelişimini sınırlayan bir çerçeve üretmektedir. Ekonomik kararların yerel ihtiyaçlardan ziyade dış uyum çerçevesinde belirlenmesi, hem politika üretme kapasitesini daraltmakta hem de toplumsal beklentiler ile siyasal kararlar arasındaki mesafeyi büyütmektedir. Bu durum, ekonomik sorunların süreklilik kazanmasına ve her kriz döneminde benzer sonuçların yeniden üretilmesine neden olmaktadır.

 

Öte yandan bu ekopolitik kırılma, yalnızca makro göstergelerle sınırlı kalmamakta; turizm sektörü ve yükseköğretim alanı gibi ülkenin ekonomik, toplumsal ve stratejik yapısını şekillendiren temel alanlarda da doğrudan hissedilmektedir. Güvenlik algısındaki değişim, bölgesel gerilimler ve siyasal belirsizlikler, turizm sektörünün performansını zayıflatmakta; buna bağlı olarak hizmet sektöründe daralma, istihdam kaybı ve gelir dağılımında bozulma gibi sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Yükseköğretim ise bu süreçten yalnızca ekonomik bir faaliyet alanı olarak değil; uluslararası öğrenci hareketliliği, akademik üretim kapasitesi ve ülkenin dış dünyayla kurduğu ilişkiler bağlamında etkilenmektedir. Bu alandaki gerileme, Kuzey Kıbrıs’ın hem entelektüel üretim gücünü hem de uluslararası görünürlüğünü zayıflatmakta; uzun vadede toplumsal yapının dönüşümünü doğrudan etkilemektedir. Bu süreç, ekonomik krizin toplumsal boyutunu derinleştirirken, orta sınıfın erimesine ve yoksullaşmanın yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.

Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo açıktır.

Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan durum, klasik anlamda bir ekonomik kriz değildir. Bu süreç, ekonomi ile siyasal bağımlılık ilişkilerinin iç içe geçtiği bir yönetim modelinin krizidir. Hayat pahalılığı bu modelin en görünür sonucudur; sokakta yükselen tepki ise bu modelin artık toplumsal meşruiyet üretmekte zorlandığını göstermektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca fiyatların artması değildir; mesele, bu fiyatları sürekli olarak üreten yapının kendisidir. Eğer bir ülkede ekonomi sürekli kriz üretmeye devam ediyor, toplum giderek yoksullaşıyor ve siyasal sistem bu sürece kalıcı çözümler geliştiremiyorsa, orada sorun ekonomi değil, doğrudan doğruya yönetim biçimidir. Ve bu yönetim biçimi değişmeden, hayat pahalılığının azalması ya da toplumsal gerilimin ortadan kalkması mümkün değildir.