Erhürman seçilmeden ortaya atılan ve aslı astarı olmayan iddialar seçim sonrası durulacak diye beklerken; yine her kafadan bir ses çıkıyor. Üstelik bu kez içeridekiler ve Türkiye ile de sınırlı kalmıyor. Güney’den kalem oynatanlar dahil herkes kendi mahallesinden konuşmaya devam ediyor.
Kimisi “Ankara neden hâlâ randevu vermedi” diyor, kimisi “önce Hristoduludis’le görüşsün”.
Klişeler havada uçuşuyor ama kimse bu kakafoninin ötesine bakmıyor.
Çünkü belli ki ortada basit bir “Ankara ne der” hikayesi değil, sessizce yürüyen çok katmanlı bir diplomasi var.
Kıbrıs dosyası şu anda yalnızca Lefkoşa-Ankara hattında değil; Gazze’den Brüksel’e, Washington’dan Tel Aviv’e kadar uzanan bir pazarlığın ortasında duruyor.
Erdoğan’ın, İSEDAK toplantısında “Bölgemizde kurulan yeni emperyalist oyunda Kıbrıs adasının da menüye eklenmek istendiğine dair güçlü sinyaller alıyoruz” sözleri bu yüzden tesadüf değil.
Sert bir tonda söylenen bu sözler,
aynı zamanda diplomatik bir refleks.
Türkiye’nin Gazze, Suriye, İsrail üçgeninde ne istediği ve ne aldığı konusu net değilken, AB ile yeniden temas arayışında olduğu bir dönemde, Ankara’nın Kıbrıs’ta elini yüksekten açması şaşırtıcı değil.
Zira diplomasi bazen poker masasına benzer yani önce blöf yaparsın, pazarlık sonra başlar.
Bu çıkışın zamanlaması da ilginç.
Tam da Trump modeli ateşkeslerin sağlandığı; Mısır’da yapılan Gazze Zirvesi’nde dahi İbrahim Anlaşmalarının çapının genişleyeceğindenbahsedildiği, Washington’da eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin gibi isimlerin “İsrail barış gücü Kıbrıs’a gelsin” türünden makaleler yazdığı bir dönemde, Erdoğan emperyalist oyunda Kıbrıs’ın da menüde olduğunu söylüyor ve önümüzdeki dönemin zorlu geçeceğini belirtiyor.
Rubin’in önerisi kulağa provokatif geliyor ama Washington’ın; en azından belli çevrelerin bir nabız tutma çabası olduğu açık.
Trump döneminde şekillenen “İbrahim Anlaşmaları” hattı yeniden ısıtılıyor; İsrail’in Doğu Akdeniz’deki güvenlik mimarisi güçlendirilmek isteniyor.
Kıbrıs, bu planın coğrafi merkezi.
Rubin gibilerin yaptığı tam da bu: olası bir planın zeminini kamuoyu üzerinden test etmek. Ya da önce ortamı provoke edip günü gelince olana razı etmek!
Erdoğan’ın “menü” metaforu bu açıdan isabetli: gerçekten de masada artık yeni tabaklar var.
Birinde Gazze ateşkesi, diğerinde AB enerji pazarlıkları, bir diğerinde de İsrail’le normalleşmenin ince hesapları duruyor.
Ve evet, Ankara bunların hepsini biliyor.
Bu yüzden de Kıbrıs kartını hem uyarı hem teklif olarak masaya koyuyor. Yani bir anlamda
“bu oyunda sadece seyirci değilim” diyor ve bunu yaparken de gücünü en çok adadaki varlığından alıyor.
Kısacası, Erhürman’a randevu verilip verilmemesinden çok daha büyük bir tablo var önümüzde.
Ankara kendi pozisyonunu, Trump’ın 2. Döneminde ağırlık verdiği dış politika belirleme süreçleri ve oluşacak küresel denklemin neresinde duracağına göre şekillendiriyor.
Kıbrıs artık sadece müzakere başlığı değil; Doğu Akdeniz’deki denklemin önemli ölçüde bir turnusol kâğıdı gibi görünüyor.
Erdoğan’ın son açıklaması bu açıdan bir çıkış değil, bir ön uyarı.
Ve eğer dikkatle bakarsak, duyduğumuz kakafoniaslında sessiz (en azından şimdilik) bir pazarlığın yankısı.
































