Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Seçime Kaldı 9 Gün

43 yıllık fani yaşamımda ne kendimi övmeyi, ne de iltifat kabul etmeyi başarabilmişimdir. İnsan kendini niye över ki zaten? “Öz saygı, öz sevgi” diye diye herkesin içinden bir kişisel gelişimci çıktı. Neredeyse işini normal yapan kimse kalmadı. Her şey janjanlı, varaklı; minicik bir “merhaba” bile abartılı, sevgi patlamalı…

Hayatını benim gibi, tepesinin tası attığında her şeyle ve herkesle bir sırt çantası toplayabilme süresinde vedalaşmak üzerine kurgulamış biri için; ne yaptığı iş, ne üstlendiği sorumluluklar, ne de makam–mevki önemsenecek şeylerdir. Nihayetinde hepsi iştir ve elbette tümünün altından en iyi şekilde kalkmak için elinden geleni yaparsın.

Bunu neden anlatıyorum? Çünkü son günlerde, oturdukları koltuklarla işi bitmemiş pek çok insanın canhıraş yaptığı açıklamalara, attığı adımlara, suyu bulandırıp algıya oynama girişimlerine bakınca, aklıma sürekli o sırt çantam geliyor da ondan.

İktidar nasıl bir bağımlılık yaratıyor ki, kaybetmemek uğruna algı oyunlarına başvurulabiliyor? Doğru olmadığı bilinse de bir söylem avaz avaz dillendirilip çoğaltılabiliyor.

Sonuçta bu bir seçim. Ve 19 Ekim akşamından sonra da bu ülkenin, tıpkı bugün olduğu gibi, çözülmeyi bekleyen bir sürü sorunu olacak. Dolayısıyla insanların hassasiyetleri üzerinden şüphe uyandıracak, kaygı yaratıp sandık tercihini etkileyecek yönlendirmelere başvurulması, gerçekten “seçilmek için her yol mübah mı?” dedirtiyor.

Somutlaştırayım

Yurttaşlık hakları üzerinden, Annan Planı referansıyla “federasyon isteyenler sizi gemilere koyup gönderecekler” korkusunu yeniden piyasaya süren yaklaşım… O dönem tutmamış bir retoriği 20 yıl sonra tekrar dolaşıma sokmanın ötesinde bir şey söylüyor mu bize?

Peki “iki devletli çözüm” modelinde yurttaşlık, toprak, mülkiyet, yetki alanları nasıl tanımlanacak, bunlar seçmene açıklanıyor mu? Sanki hiçbir al–ver olmayacakmış gibi yapılan açıklamalar, garantiler konusunda kafa karıştıran ifadeler… Nihayetinde “hele bir 3D kabul edilsin de bunlar zaten Türkiye’nin üzerinde düşündüğü işlerdir, çok da karıştırmayın” (Bkz. Bu hafta Cumhurbaşkanlığı İletişim ve Basın Danışmanı Muslu Akgüney’le yaptığım program – YouTube yayını) tarzı sözlerin ötesinde ne duyuyoruz?

O kadar alıştık ki bize tartıştırılanı konuşmaya, özü sürekli ıskalıyoruz gibi hissediyorum.

Uzunca bir süredir tabanından kopuk “free wheel” giden UBP’de, işler çığrından çıktıktan sonraki ilk sandık olacak Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik kararlar geç alındı, süreç iyi yönetilemedi. Türkiye’den gelen koltuk değneği desteğine rağmen istenen sonuç alınamadı.

Hal böyle olunca da kendi adayını parlatmak için “açık büfe vaatler” devreye girdi. Hastaneden okula, elektrik santralinden sıfır atık projelerine kadar büfeye eklenen çeşit saymakla bitmiyor. Erhürman’ın, anayasal yetkilerle sınırlı görevleri hatırlattığı açıklamalara rağmen, “genel seçime mi gidiyoruz?” eleştirileri hızlıca unutuldu.

Kulislerde ise seçimin sonucundan bağımsız olarak Üstel hükümetinin sonunun geldiği konuşuluyor. En büyük neden: Üstel’in parti içinden ve dışından gelen tüm eleştirilerekulağını tıkaması. Bardağı taşıran son damla ise, Girne Kadın Kolları Başkanı’nın kız kardeşinin lüks oteldeki nişanı olmuş. Üstel’in o nişandaki dans görüntülerini gören ve aralarında Tatar’ın kampanya ekibinden isimlerin yanı sıra pek çok “kök UBP’li”nin “bu kadarına da pes” dediği anlatılıyor.

“Öcü” arayışı

İşte tam da böyle bir dönemde, iktidarın dikkati kendi üzerinden alıp dağıtacak bir “öcü”ye ihtiyacı var. İlk günden itibaren kutuplaşma oyunlarına gelmeyeceğini söyleyen Tufan Erhürman’dan yaratamayınca, şimdi türlü çeşit yöntem deneniyor.

“Türkiye’yle nasıl anlaşacak?”, “Hakan Fidan’a derdini nasıl anlatacak?” türü sorular hep bu kaynaktan besleniyor.

Bir yandan iki devletli çözüm Meclis gündemine taşınırken, diğer yandan Erhürman’ı destekleyen kesimleri birbirine düşürmeye yönelik “dürtüklemeler” yayılıyor.

Pek çoğunuz bilir, rakamlarla aram hiç iyi değildir. Ama anlamadığım konularda merakla sorular sorar, yanıt alana kadar da bırakmam. “Türkiye ile iyi ilişkiler” söyleminin mali ayağını oluşturan İktisadi ve Mali İşbirliği Protokolü’ne dair açıklamaları görünce uzmanlara sordum: Gerçekten, Tatar ya da Erhürman’ın seçilmesiyle ya da hükümetin değişmesiyle protokolün gerçekleşme oranı değişir mi? Ekonomi ve maliye çevrelerinden gelen yanıt netti: Hayır. Ekonomi Bakanı Olgun Amcaoğlu’na göre bu oran hiçbir dönemde %30’u geçmemiş. Yani iddia edildiği gibi Ankara, kişilere göre tutum sergilememiş.

Vur deyince öldürmek

TV programlarımı izleyenler hatırlayacaktır: Birkaç yayında, Ersin Tatar’ın promter kullanmasını desteklediğimi söylemiştim. Spontane konuşmalarda başarılı olsa da, müzakereler ve teknik detaylar söz konusu olduğunda yazılı metni takip etmekte zorlanıyor. Özellikle Hakan Fidan görüşmesi sonrası yaptığı basın açıklamasına bakanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.

Promter, böyle durumlarda işe yarar. Dur–kalk ayarını tutturursan hem spontane konuşur, hem gerektiğinde metne dönersin. Aynı çağrıyı, kurduğu cümleleri anlamak konusundaciddi şekilde zorlandığım Ünal Üstel için de yineleyebilirim.

Ama “vur deyince öldürmek” bu olsa gerek. Geçtiğimiz gün Tatar’ın bir mitinginde çekilmiş fotoğrafları görünce dilim tutuldu. Milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık yapmış bir siyasetçinin, 5 yıl oturduğu koltuğa 5 yıl daha neden aday olduğunu spontane anlatacak kadar donanıma ve enerjiye sahip olduğunu düşünmek istiyorum. Bence burada Tatar, kampanya ekibinin kurbanı olmuş. Bu noktada üzerine fazla gidildiği görüşündeyim.  

Ancak yine de aynı hafta sonu, Erhürman’ın ilk 100 günlükyol haritasını, bir saat boyunca teklemeden anlatmasını dinleyip, aklımızdaki tüm sorulara içtenlikle yanıt bulurken; Tatar’ın verdiği promterlı fotoğrafı, siyasî tarihimizin unutulmaz karelerinden biri olarak kalacaktır diye düşünüyorum.

Neticede elbette adaylar propoganda sürecinin sonuna kadar tüm imkanlarıyla, seçmenin oyunu kendi hanelerine yazmak için çalışacaklar. Ancak 19 Ekim’de sandığa gidecek olan seçmen sadece iki aday arasında tercih yapmayacak; aynı zamanda demokratik sürece ne kadar sahip çıkacağını da gösterecek.

Bu seçim, Kıbrıs’ın kuzeyinde bağımsız kurumların, yargının ve toplumun kendi iradesine sahip çıkma sınavı olacak. Tatar mı, Erhürman mı kazanır bilinmez; ama kazananın toplumun özgür iradesi olması için hepimizin uyanık olması gerekiyor.

Müdahalelere, kutuplaştırıcı söylemlere, manipülasyon ihtimallerine karşı dikkatli bir toplum ve şeffaf kurumlar olmadan demokrasi sadece sandık günüyle sınırlı kalır.

Seçime artık sadece 9 gün kala, gözümüz de kulağımız da yalnızca sandıkta değil, bizi o sandığa götüren süreçte olmalı.