Başka bir ülke gösterin ki kendi liderini seçerken bir diğer ülke ile ilişkisi bu denli konuşulsun!
Yaklaşık 1 ay kala seçim atmosferi iyiden ısındı. Masanın bir yanında Cumhurbaşkanı Ersin Tatar var: “Egemen eşitlik” ve “iki devletli çözüm” söylemini bayrak gibi sallıyor. “Türkiye ile iyi ilişkiler”, “beka” söylemleri gırla giderken, kimi UBP’liler Tatar’ın seçilmemesi durumunda memleketin kaosa sürükleneceğini bile söylüyor.
Tatar’ın karşısında CTP lideri Tufan Erhürman var: federasyonu savunuyor ama “gevşek federasyon” gibi esneklik seçeneklerini de açıkça telaffuz ediyor. Siyasi mizacı kavga değil diyalog ve uzlaşı olan Erhürman, hem genel başkanlık döneminde hem de adaylık sürecinde “yeterince sert” açıklamalar yapmadığı gerekçesiyle, parti içinden de destekçilerinden de zaman zaman eleştiri alabiliyor.
Kağıt üstünde Tatar “sert”, “50 yıllık federasyon masalını bitiren” ve “keskin” görünürken, Erhürman “pragmatik” , “iletişime ve diyaloğa açık” ve “müzakereci” bir pozisyonla sahada.
Artık seçime bu kadar az bir süre kalmışken, adayları kaşı gözü, sempatiklik seviyesi, esprileri şakaları değil; talip oldukları makam gereği en temel konu olan Kıbrıs Sorunu bağlamında biraz inceleyelim istedim. Örneğin Tatar’ın Türkiye’nin de desteklediği iki devletli çözümü kulağa net geliyor, hatta bazılarına “nihayet ezber bozuldu” dedirtiyor. Fakat bu formülün nasıl hayata geçeceği konusunda geride bıraktığımız 5 yılda olduğu gibi seçilmesi halinde önümüzdeki 5 yıl için de ne uluslararası bir plan var, ne de diplomatik bir yol haritası. “Egemen eşitliği kabul etsinler, sonra masaya geliriz” demek slogan olarak hoş duyulsa da diplomasi böyle işlemiyor. Üstelik Tatar bu söyleme rağmen BM, Cenevre, New York gibi platformlarda boy gösteriyor. Yani “tanınma olmadan masaya oturmam” deyip sonra “gayriresmi olduğu” ve “diyalogdan asla kaçmayacağı” için o masalarda yer almakta bir beis görmüyor.
Bir başka çelişki de“egemenlik” vurgusu yapılırken; siyasi, ekonomik, sosyal ilişkiler ve güvenlik gibi konularda Türkiye’ye olan bağımlılığın daha da derinleşiyor olması. İmzalanan mali protokoller, kendini döndüremeyen mali yapı, Türkiye’den dayatılan ya da onayı alınan atamalar, kabine değişiklikleri, kamuoyuna yansıyan kriz yönetimleri… Bunların hepsi Ankara’ya göbekten bağlı bir sistem yaratıyor. Bu tablo, Tatar’ın “eşit egemen devlet” söylemini ciddi biçimde gölgeliyor. Çünkü egemenlik sadece “uluslararası tanınma” demek değil; kendi ekonomik, sosyal ve siyasi kararlarını özgürce alabilmek anlamına da geliyor.
Erhürman ise “gevşek federasyon” gibi seçeneklerle aslında masayı terk etmeden, süreci tamamen kilitlemeden çözüm arayışına devam edilebileceğini söylüyor. Bu, “Rum tarafı ne derse kabul edelim” demek değil; aksine, “siyasi eşitliği garanti altına alacak bir federasyon” için diplomasi, uluslararası hukuk ve BM parametreleri üzerinden yol bulmak demek. Bu yüzden Erhürman’ın dili, toplumlar arası güven inşasına ve çözüm zeminine daha yakın duruyor. Ancak elbette O’nun da çözüm dibimize kadar gelmişken elinin tersiyle itiverip yine de hiçbir bedel ödemeyen güneyi çözüm için; BM ve uluslararası toplumu ise benzer bir durumun yeniden yaşanmaması için nasıl ikna edeceğini, kamuoyuna iyi anlatması gerekiyor.
İşin bir de iç siyaset boyutu var… Tatar iki devletli çözümü savunurken iç kamuoyuna karşı sık sık ayrıştırıcı bir üslup kullanıyor. “Biz” ve “onlar” ayrımı, “bizim haklı davamız” vurgusu, “onların bizi kabul etmemesi” gibi cümleler bir yana; toplumun sinir uçlarıyla oynayan hatta kendi eşinin bile karşı durduğu hükümet adımlarını destekler tavrı, O’nu tam tersini iddia ederken, toplumdan uzaklaştırıyor. Kullandığı ayrıştırıcı üslup, hem toplum içinde hem de iki toplum arasında güveni aşındırıyor. Oysa çözüm, biraz da güvenin yeniden inşasından geçiyor. Erhürman’ın daha kapsayıcı ve kimseyi dışarıda bırakmamaya özen gösterdiği dili bu açıdan avantaj.
Bugün Kıbrıs Türk toplumu belki de en fazla “inandırıcılık” arıyor. Yani kimin söylediği değil, söylenenin nasıl gerçekleşeceği önemli. Tatar’ın “iki devlet” vizyonu, somut strateji ve uluslararası destek olmadan havada kalıyor. Erhürman’ın “federasyon” vizyonu ise —zaman zaman Rum tarafının tutumuyla daralsa bile— hâlâ uluslararası zeminde referans bulan tek çözüm modeli. Bir başka deyişle biri nasıl olacağı belli olmayan iki devletli bir çözüm ve tanınma sloganıyla gidiyor seçime, diğeri muhatabını samimiyet testine tutarak, eşitlikten vaz geçmeyen, takvimli, önceden sonucuna göre kimin ne alacağı belirlenmiş ilanihaye devam etmeyeceği netleştirilmiş müzakere vaadiyle.
Bu seçimin kaderi, belki de tam burada düğümlenecek. Sadece cumhurbaşkanını değil, toplumun gelecekte nasıl bir yola gireceğini de seçeceğiz. “Egemenlik” diyerek özgüveni giderek kaybettiren sloganlar mı, yoksa “çözüm için diplomasi” mi? Kıbrıs Türk siyaseti, bunca yılın ardından ilk kez gerçekten “hangi stratejiyle yol alacağız?” sorusuna bu kadar açık biçimde cevap arıyor.
TDP’nin ve pek çok sivil toplum örgütü ile Serdar Denktaş’ın Erhürman’a desteği, toplumun artık ayrışmak değil birleşmek istediğinin bir göstergesi. Liyakatli kadrolarla, Türkiye’nin gerisinde kalıp gölgesine takılmadan ama yan yana yürüyerek, bölgesel gelişmeler noktasında ortak çıkarların peşine düşüp hem AB hem BM ile temas kanallarını açık tutan bir yönetim bu dönemde mümkün görünüyor. Bu, Rum tarafının istediği bir tablo değil; Kıbrıs Türk halkının kendi varlığını daha güçlü, daha inandırıcı bir biçimde kurması için bir fırsat. Ve belki de tam da bu yüzden, ay sonu gerçekleşecek 3’lü görüşmeden 5 yıldır gelmeyen bir açılım; belki kapılar konusuna bir gelişme beklenebilir.
İşte böyle bir ortamda yaşanan sıcak bir gelişme, neredeyse bağıra çağıra “kaos” çağıran kesimde soğuk duş etkisi yarattı. Zira TC Cumhurbaşkanı Erdoğan, güneyde petrol arayan ülkelerden biri de olan Katar’a ziyareti sonrası uçakta gazetecilere yaptığı açıklamalarda, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimine de değindi.
Erdoğan açıkça, KKTC’nin egemen bir devlet olduğunu, bağımsız yargısı gözetiminde seçimlerini gerçekleştireceğini söylerken, Türkiye’nin KKTC’ye bakışının, yönetim değişse dahi değişmeyeceğini de dillendirdi.
Üstelik seçim öncesi Ankara’ya çağırılan muhtarlarla da görüşmedi Erdoğan. Açıklama ise Cevdet Yılmaz’dan geldi. Elbette kalkınma kökenli bir isim olan Yılmaz bu konudaki desteğin süreceğine dair açıklama yaparken, iki devletli çözüm politikasına desteğin tam olduğunu söylemekle yetindi.
Bu gelişmelerin adeta Türkiye’nin seçime müdehalesini çağırır tayfaya etkisi bir yana, esas mesele; iki ülke arasında zaten sağlıklı zeminde olması gereken ilişkilerin raydan çıkması sonrası yeniden raya oturabileceği ihtimaline dahi sevinmemiz…
Bu vesileyle bir kez daha dilerim ki, edilen kelamların reelde karşılığını seçime kalan 1 aylık dönemde de görelim. Halk, hür iradesini sandığa yansıtarak liderini seçsin. Herhangi bir şaibe, sandık güvenliği ya da irade gaspını akla getirecek hiçbir şey yaşanmasın ve 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimi döneminde derin yaralar açan benzer olaylar bir daha asla yaşanmasın!
































