Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Bayram Sabahı: (Bayramlardan söz edilir tabi!)

Bayramlar mı geçiyordu hayatlarımızdan yoksa biz mi geçiyorduk bayramlardan… Onu hatıralarımıza kazımak için  yaşamaya başladığımızda  çocuktuk… Sonra fark ettik ki serpilip birlikte büyüyor,  birlikte gelişiyor yahut tasayı ve kıvancı birlikte yaşıyoruz bayramlarla…
İlk bayram hangisiydi unuttum.. Şeker Bayramı dediğimiz Ramazan Bayramı mı? Yoksa Hacılar Bayramı dediğimiz Kurban Bayramı mı? Ne farkeder ki? Arife günü alırdık   bir çift ayakkabı. Akşam yatarken  karyolanın başucuna bağlar, uyur uyanır  seyrederdik!  Bilirdik ki bir de gelecek yılın bayramında  giyeceğiz yeni ayakkabıyı, yeni giysileri…
Sabah erken kalkar camiye giderdik. İmam Mustafa efendinin kıldırdığı namazla namazımızı kılar, hutbedeki vaazını dinler ve Lala Mustafa Camiinin cümbezli taş avlusuna varırdık. Çörekçiler çöreklerini satarlardı.. Camiden çıkan  çöreğini  alır, ailesi ile bayramlaşmak  için eve doğrulurdu.    Ha çörek deyip geçmeyin.. En iyi  buğday unundan ve duru beyaz olurdu.  Hamuruna yumruğunu vursanız eliniz sızlardı.. O kadar sert ve pek yoğrulurdu. Mezdeki  olmazsa olmaz, susamları ise bol olurdu. Bir büyülü koku salardı etrafa misk’i amber gibi… Nerde o çörekler şimdi!
Ve sabah yollara düşerdik el öpmeye! Hayır önümüze gelenin elini değil, aile büyüklerimizin ellerini… Kısmetimiz neyse oydu! Biriktirdiğimiz para ile  ya  “penna” dediğimiz dolmakalem alırdık ya beş on sayfalık hikâye kitapları. Kalırsa cebimizde üç beş kuruş onlar da “pastelliye, piriliye, döndüreğe giderdi!”
Tabi bazen cinciraklar (atlıkarınca) salıncaklar kurulurdu. Dönüp durur, sallanırdık işte..  Hatta bazı bayramlarda ana babamızla trenle Lefkoşa’ya akrabalarımızı ziyarete giderdik. Çuf çuf çuf seslerine zaman zaman ve o uzun uzun öttürülen tren düdüğü karışırdı. Hâlâ kulaklarımda… 
Az biraz yetildikte “Şehere” daha sık gider olduktu. Çağlayan semti  bir festival yeri gibiydi. Yazlık sinamaları kebapçıları fakat ille de o kalabalıkları!  Işık deryası içinde yüzerdi…
SONRA: Kıbrıs’la birlikte bayramlar da tatsızlaştı! Yıllar yılı nasıl geldiler nasıl geçtiler hiç anlamadıktı! Ya mevzilerdeydik, ya yollarda! Tatlarını tuzlarını,  kadayıflarını kaymaklarını unuttuk! Artık potinlerimiz postal,  giysilerimiz üniformaydı…
Yıllar sonra yeniden buluştuğumuzda  ise bayramlarımızla,  iki yabancı gibiydik! Ne o memnundu bizden ne biz ondan! Siyasete, politika cambazlıklarına, ihtiraslara, alavere dalaverelere yenik düşmenin hüsranındaydık kısaca! Çünkü devlet olduyduk…
Ve zaten artık çocuklarımıza havale ettiydik bayramlarımızı..  Onlar sevinsinler diye sevindik, onlar mutlu olsunlar diye mutlu olmaya çalıştık bayramlarda… En güzelinden potinler aldık, cicili bicili giysiler! El öptüler mi “işte geleceğimiz” dedik, olanı verdik…
ONLAR da büyüdüler ama!  Şimdi çocukları var, torunlarımız… Onlara nice güzel, sağlıklı ve barış içinde yaşayacakları bayramları bahşetmek için uğraşıyoruz ya… Artık istemiyorlar! “Hele siz çekilin bir lase kenara”  diyorlar! “Bundan sonrası hayatlar bizimdir” diyorlar! Korkuyoruz! Ya kucaklayamazlarsa barışçı bayramları!  Onlar bizim evlatlarımız…  Ellerini bırakamıyoruz!  Daha çok toylar diyoruz.. Dün bir bugün iki…
BAYRAMLAR GEÇİYOR: Ve ne çözüm oluyor ne umut vaat ediyor! Ki bir devrelerde rahmetlik lider Denktaş’la bir Tv. Programında buluştukta,  konuşa tartışa derken sordumdu:  “Yani Sn. Cumhurbaşkanım çocuklarımızı da mı mevzilere sokacağız?” Gözlerini açarak  “gerekirse evet” dediydi! Cevabı hiç hoşuma gitmemiş olsa da “realiteydi!” Yarınların getireceği ile neyi götüreceğini kim bilebilirdi… Hele bu memlekette!
Kurban bayramınız mübarek, yiyip içtiklerinizin hazmı taam olsun… Fakat  ille de sağlık afiyet hep sizinle olsun…
    **********      Sn.AKINCI’NIN AÇIKLAMALARI: (KÖRÜKLENEN ATEŞİ SÖNDÜRMEK ÜZERİNEYDİ…)
Sn. Akıncı geçen gün STÖ’leri ile bir toplantı yaparak açıklamalarda bulundu. Ne söyledi derseniz “hiçbir şey!” Yahut çok şey!
Doğrusu şu ki ve zannedersek henüz Sn. Akıncı da “kesin” sözü ile ifade edilecek ve adına “uzlaşı”  denecek çözüm donelerini yakalayamadı hatta tereddütleri vardır. Nitekim konuşmalarında bu tereddüdünü satır aralarına serpiştiriyor,  yanlış imaj yaratmak istemiyor.         Çünkü henüz ortada Anastasiadis’le bile üzerlerinde kesinlikle anlaşmaya varılmış konular yokken, halkı şu veya bu tahmin ve kişisel değerlendirmeleri ile yanlış motive etmekten kaçınıyor… (Her halde diyoruz!)
Ne var ki “kraldan kralcı bazı siyasilerimiz”  Sn. Akıncı’nın da “kınadığı ve tasvip etmediğince”  yollara düşmüşler, halkı referanduma hazırlıyorlar bahanesine sığınarak  “evet demezseniz başınıza gökten taşlar yağacaktır”  diyerek umacı korkusu salıyorlar!  Tabi bu “kampanya”  alt kademelerde  “euronun”  marifeti oluyor! Bizim anlamadığımız üst kademelerdeki politikacılarımızın işgüzarlığı!
Sn. AKINCI NE DEDİ: Yavaştan çığırından çıkmaya başlayan mülkiyet konusunun ateşini az biraz söndürmek için, “en az ilk hak sahibi kadar şimdiki kullanıcının da hakkı vardır ve bu hak AB hukuku tarafından da tescillidir” demek gereğini duydu.
Ne var ki Rum tarafı  soruna Sn. Akıncı gibi sıkıntılı bakmıyor. Hatta bu konuda epey mesafe alıyorlar. Mesela mülkiyetle ilgili Annan planından  kalma maddeleri kopyalayıp  soruna  “yapıştırıyorlar!”   Bir de 1977-79 BM’ler Doruk Anlaşmalarını öne öne itiyorlar.   Son zamanlarda ve geçen günkü açıklamalarında Sn. Akıncı da bu Doruk Anlaşmalarını seslendirmek gereğini duydu ki “çözümde ne işe yarayacağını doğrusu artık biz de çok merak etmeye başladık çünkü çoktan kadük olan bir ölü anlaşmadır!”        Fakat yılanın başı hâlâ Mülkiyet ve toprak sorunudur: Bir süre önce Simerini gazetesinin açıkladığı 22 maddeyi hatırlayın. Ki ben okuduğumda “onca “sorunun  içinden  nasıl çıkılacak”  düşüncesinde başım döndüydü!
Yine de umut edelim: Her iki halkı tatmin edecek sağlıklı kararlar alabilmeleri   için  müzakerecilerin başları dönmesin!