Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
DünyaKıbrısKöşe Yazarları

Orta Doğu’da Jeopolitik Deprem; İran-İsrail Çatışmasının Çok Boyutlu Analizi ve Türkiye Denklemi

Mahmut Kanber

Bu çalışma, Orta Doğu’nun en kritik ve potansiyel olarak en yıkıcı eksenlerinden biri olan İran-İsrail çatışmasını siyaset bilimi perspektifinden derinlemesine incelemektedir. Çatışmanın tarihsel kökenleri, vekalet savaşları dinamiği, küresel güçlerin bölgedeki rolü, Orta Doğu devletlerinin pozisyonları, Arap Baharı’nın dönüştürücü etkisi, nükleer güç gerçekliği ve yeni müttefiklik ilişkileri gibi çok katmanlı boyutlar ele alınmaktadır. Ayrıca, Türkiye’nin bu karmaşık denklemdeki konumu, Doğu Akdeniz’deki gerilimler ve bölgenin küresel güçler için bir çatışma alanı olma niteliği de analiz edilmektedir. Çalışma, eleştirel ve karşılaştırmalı bir yaklaşımla, insan faktörünün göz ardı edildiği ve bitmeyen savaşların hüküm sürdüğü bu coğrafyadaki yapısal sorunlara dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: İran-İsrail Çatışması, Orta Doğu Jeopolitiği, Vekalet Savaşları, Küresel Güç Rekabeti, Türkiye’nin Dış Politikası, Nükleer Silahlanma, Doğu Akdeniz, İnsani Kriz.

  1. Orta Doğu’nun Kırılgan Dengesi ve İran-İsrail Gerilimi

Orta Doğu, enerji rezervleri, stratejik coğrafi konumu ve kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmasıyla küresel güç rekabetinin daimi merkezlerinden biri olmuştur. Ancak bu kadim topraklar, aynı zamanda bitmeyen çatışmaların, siyasi istikrarsızlığın ve derin insani krizlerin de coğrafyasıdır. Bu bağlamda, İran ile İsrail arasındaki gerilim, bölgenin jeopolitik fay hatlarını en keskin biçimde yansıtan ve potansiyel olarak en geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşme riski taşıyan ana eksenlerden biridir. Bu çalışma, İran-İsrail çatışmasını basit bir ikili mücadele olarak değil, kökenleri tarihe dayanan, vekalet aktörlerince beslenen, küresel ve bölgesel güçlerin karmaşık etkileşimleriyle şekillenen, hatta Doğu Akdeniz gibi yeni cephelere yayılan çok boyutlu bir denge oyunu olarak analiz etmeyi hedeflemektedir. Bir siyaset bilimci olarak, bu analizi yaparken sadece olayları tasvir etmekle kalmayacak, eleştirel bir gözle, farklı disiplinlerin (Tarih, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Ekonomi Politik, Sosyoloji) içgörülerini kullanarak, karşılaştırmalı ve tartışmalı bir perspektif sunacağım.

  1. Tarihsel Derinlik; Dostluktan Düşmanlığa Evrilen Bir İlişki

İran ve İsrail arasındaki bugünkü düşmanlık, şaşırtıcı bir biçimde, uzun yıllar süren bir işbirliği geçmişinin ardından ortaya çıkmıştır. Şah dönemi İran’ı, İsrail’i resmi olarak tanıyan birkaç Müslüman ülkeden biriydi ve her iki devlet de Batı yanlısı bir eksende, Arap milliyetçiliğine ve Sovyet tehdidine karşı bir “çevre ittifakı” içinde yer almıştır. Ancak 1979 İran İslam Devrimi, bu denklemi kökten değiştirmiştir. Ayetullah Humeyni liderliğindeki yeni rejim, İsrail’i “Siyonist rejim” olarak tanımlayarak, Filistin davasını İslami devrimin merkezi bir meselesi haline getirmiştir. Bu ideolojik dönüşüm, İsrail için varoluşsal bir tehdit algısı yaratırken, İran için de bölgesel nüfuzunu artırma ve “İslami uyanışın” liderliğini üstlenme aracı olmuştur. Bu bölüm, bu tarihsel kırılmayı ve her iki tarafın hafızasındaki Arap-İsrail savaşlarının ve Filistin meselesinin konumunu eleştirel bir biçimde analiz edecektir.

  1. Vekalet Savaşları; Gizli Cephelerden Doğrudan Çatışma Riskine ve Son Gelişmeler

İran-İsrail çatışması, karakteristik olarak doğrudan bir konvansiyonel askeri çatışma olmaktan ziyade, bölgesel aktörler ve vekalet grupları üzerinden yürütülen asimetrik bir mücadele biçiminde tezahür etmektedir. Bu durum, her iki tarafın da doğrudan bir topyekûn savaştan kaçınma eğilimiyle açıklanabilirken, aynı zamanda çatışmanın daha geniş bir coğrafyaya yayılmasına ve kontrol dışı riskler taşımasına zemin hazırlamaktadır.

İran, stratejik derinliğini ve bölgesel nüfuzunu artırmak amacıyla, “direniş ekseni” olarak adlandırdığı vekâlet aktörleri ağını yıllardır desteklemektedir. Bu ağın temel unsurları arasında Lübnan’daki Hizbullah, Gazze Şeridi’ndeki Hamas ve İslami Cihad, Irak’taki Haşdi Şabi grupları ve Yemen’deki Husiler gibi yapılar bulunmaktadır. İran, bu gruplara sağladığı mali, askeri ve lojistik destekle, İsrail’i çeşitli cephelerden kuşatma ve stratejik derinliğini tehdit etme hedefindedir. Bu vekalet stratejisi, İran’a, doğrudan bir askeri müdahalenin getireceği maliyet ve uluslararası tepki riskini minimize ederek bölgesel çıkarlarını koruma ve genişletme imkânı sunarken, İsrail için asimetrik ve sürekli bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır.

Güncel Olgular, Gerilimler ve Doğrudan Çatışma Paradigmasındaki Değişim:

Son dönemdeki gelişmeler, bu vekalet savaşlarının ne denli dinamik ve tehlikeli olduğunu ve hatta doğrudan bir İran-İsrail çatışması riskini artırdığını açıkça göstermektedir. Özellikle, 7 Ekim 2023 sonrası Gazze’de tırmanan çatışmalar, Hamas’ın İsrail’e yönelik kapsamlı saldırısının ardından, bu vekalet ekseninin bölgesel gerilimi nasıl tetiklediğinin en somut örneği olmuştur.

  • Hizbullah ve Lübnan Cephesi;Gazze’deki çatışmaların başlamasıyla birlikte Hizbullah, İsrail’in kuzey sınırına yönelik roket ve füze saldırılarını artırmış, bu durum İsrail’in de Lübnan topraklarına yönelik misillemelerine yol açmıştır. Bu çapraz ateş, iki ülke arasındaki fiili bir savaş riskini artırmış, on binlerce sivilin sınır bölgelerinden tahliye edilmesine neden olmuştur. Hizbullah’ın İran’dan aldığı sofistike silahlar ve eğitim, İsrail’in bu cephede karşılaştığı tehdidin boyutunu derinleştirmektedir.
  • Husiler ve Kızıldeniz Krizi;Yemen’deki Husiler, Gazze’deki çatışmalara destek amacıyla Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki ticari gemilere yönelik saldırılar düzenlemiş, bu durum küresel deniz ticaretini sekteye uğratmış ve uluslararası bir koalisyonun (ABD liderliğindeki Refah Muhafızı Operasyonu gibi) bölgeye konuşlanmasına neden olmuştur. Bu eylemler, İran’ın vekalet ağının sadece karasal değil, stratejik deniz yollarını da etkileyebilecek kapasitede olduğunu göstermiştir.
  • Irak ve Suriye’deki Milisler; Irak ve Suriye’de bulunan İran destekli milis grupları da, ABD’nin bölgedeki askeri varlığına ve İsrail hedeflerine yönelik saldırılar düzenleyerek vekalet savaşlarının farklı cephelerini canlı tutmaktadır. İsrail, Suriye topraklarındaki İran’a ait askeri üslere ve silah depolarına yönelik hava saldırılarını sıklıkla sürdürmektedir. Bu saldırılar, İran Devrim Muhafızları üyelerinin veya Hizbullah komutanlarının hedef alınmasıyla zaman zaman bölgesel tansiyonu daha da yükseltmektedir.

Uzun yıllardır “gölge savaş” olarak nitelenen bu dolaylı çatışma hali, Nisan 2024’te yaşanan doğrudan karşılıklı saldırılarla önemli bir kırılma yaşamıştır. İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’daki İran Konsolosluk binasına yönelik hava saldırısı, üst düzey İran Devrim Muhafızları komutanlarının ölümüne yol açmış ve İran tarafından “egemenlik ihlali” olarak kabul edilmiştir. Buna misilleme olarak İran, İsrail topraklarına yüzlerce drone ve füze ile doğrudan bir hava saldırısı düzenlemiştir. Bu saldırı, bölgedeki tansiyonu zirveye taşımış ve topyekûn bir bölgesel savaşın eşiğine gelindiği endişelerini doğurmuştur. İsrail’in İran’ın saldırısına sınırlı bir misilleme ile yanıt vermesi, o dönem için daha geniş çaplı bir çatışmanın önüne geçse de, bu olay iki ülke arasındaki gerilimin sadece vekaletler üzerinden değil, doğrudan askeri araçlarla da tezahür etme potansiyelini açıkça ortaya koymuştur. Bu durum, “gölge savaş” stratejisinin sürdürülebilirliğine dair ciddi soru işaretleri doğurmuştur.

En Güncel Gelişmeler (Haziran 2025);

Yakın zamanda, 19 Haziran 2025 ve 20 Haziran 2025 tarihli raporlarda da belirtildiği üzere, İran’dan İsrail topraklarına doğru yeni füze atışları gerçekleştirildiği İsrail ordusu tarafından duyurulmuştur. Bu son gelişmeler, İran ile İsrail arasındaki doğrudan çatışma dinamiklerinin yalnızca Nisan 2024’teki münferit bir olay olmadığını, aksine devam eden ve tekrarlama potansiyeli yüksek bir gerçeklik haline geldiğini göstermektedir. İsrail’in kuzeyinde sirenlerin çalması ve hava savunma sistemlerinin devreye girmesi, bu tür doğrudan saldırıların bölgesel istikrarsızlık için sürekli bir tehdit oluşturduğunu ve vekalet savaşlarının yanı sıra doğrudan çatışma riskinin de sürekli olarak mevcut olduğunu ortaya koymaktadır.

İsrail ise bu vekalet tehditlerine ve artan doğrudan risklere karşı aktif bir savunma ve önleyici saldırı stratejisi uygulamaktadır. Suriye’deki İran hedeflerine yönelik “savaşlar arası dönem” (inter-war period) olarak adlandırılan düzenli hava saldırıları, İran’ın bölgedeki askeri altyapısını ve silah transferlerini engelleme amacı taşımaktadır. Ayrıca, İran’ın nükleer programına yönelik siber saldırılar, bilim insanlarına yönelik suikastlar ve sabotajlar gibi “gri bölge” operasyonları, İsrail’in “gizli savaş”ının önemli bir parçasıdır. Bu agresif olarak algılanabilecek önleyici müdahaleler ve zaman zaman orantısız güç kullanımı, İsrail’in güvenlik algısından kaynaklansa da, bazı analizlerde ülkenin çatışma potansiyelini artıran ve mevcut gerilim ortamını besleyen bir “heves” olarak da yorumlanmaktadır. Bu operasyonlar, uluslararası hukukun gri alanlarında gerçekleştiği için diplomatik ve yasal tartışmaları da beraberinde getirmektedir.

Bu bölümde, vekalet savaşlarının operasyonel mantığı (düşük maliyetli etki, doğrudan sorumluluktan kaçınma), bu savaşların ve son dönemdeki doğrudan çatışma riskinin bölge ülkeleri üzerindeki yıkıcı maliyetleri (altyapı tahribatı, insani krizler, toplumsal parçalanma) ve bölgesel istikrarsızlığa katkısı, Realist ve Liberal Uluslararası İlişkiler teorilerinin perspektiflerinden karşılaştırmalı olarak incelenecektir. Realist teori, devletlerin güvenlik arayışlarının ve güç dengelerinin hem vekalet savaşlarını hem de doğrudan çatışma riskini nasıl tetiklediğini açıklarken, Liberal teori, uluslararası kurumların ve normların bu tür çatışmaları önlemedeki yetersizliğini ve insani maliyetleri vurgulayacaktır. Güncel olgular, bu teorik çerçevelerin bölgedeki dinamikleri anlama kapasitesini test eden kritik vaka çalışmaları sunmaktadır.

  1. Küresel Güçlerin Orta Doğu’daki Kullanımı ve Çıkar Çatışmaları;

Orta Doğu, her zaman küresel güçlerin çıkar çatışmalarının laboratuvarı olmuştur. ABD, İsrail’in en büyük destekçisi olarak, bölgedeki kendi çıkarlarını (enerji güvenliği, terörle mücadele, İsrail’in güvenliği) korumak adına önemli bir aktördür. İran’a yönelik “maksimum baskı” politikaları ve İsrail’e sağladığı askeri yardımlar bunun açık göstergesidir. Öte yandan, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığı ve İran ile artan işbirliği, Çin’in “Kuşak ve Yol” projesiyle bölgedeki ekonomik nüfuzunu artırması, küresel güçler arasındaki rekabeti daha da karmaşık hale getirmektedir. Bu bölümde, büyük güçlerin bölgedeki “böl ve yönet” stratejileri, enerji jeopolitiği üzerindeki etkileri ve uluslararası hukuk normlarının bu çatışmalardaki erozyonu eleştirel bir biçimde tartışılacaktır.

  1. Orta Doğu Devletleri ve İran Gerçekliği; Denge Arayışları ve Yeni Eksenler

İran’ın bölgesel yayılmacılığı, sadece İsrail için değil, başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere Körfez Arap ülkeleri için de önemli bir tehdit algısı oluşturmaktadır. Bu ortak tehdit algısı, 2020’deki Abraham Anlaşmaları ile İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme ve yakınlaşma sürecini tetiklemiştir. Bu durum, bölgedeki geleneksel “Arap-İsrail çatışması” eksenini “İran-Sünni Arap-İsrail” eksenine doğru kaydırmıştır. Irak ve Suriye gibi zayıf ve parçalanmış devletler ise İran’ın nüfuz alanını genişletmesi için uygun zeminler sunmaktadır. Bu bölümde, bölgesel aktörlerin İran’a karşı geliştirdiği denge politikaları ve bu yeni eksenlerin sürdürülebilirliği, bölgesel güvenlik kompleksleri teorisi üzerinden değerlendirilecektir.

  1. Arap Baharı ve Çatışmanın Yeni Boyutları; Beklentiler ve Hayal Kırıklıkları

2010’lu yılların başında Orta Doğu’yu kasıp kavuran Arap Baharı, bölgedeki birçok siyasi ve sosyal dinamiği derinden etkilemiştir. Beklentilerin aksine, çoğu yerde demokratikleşme yerine istikrarsızlık ve çatışmaların derinleşmesine yol açmıştır. Bu durum, İran’a, bazı ülkelerdeki boşlukları doldurma ve vekalet güçlerini güçlendirme fırsatı sunmuştur. Arap Baharı’nın mezhepsel fay hatlarını daha da belirginleştirmesi, Şii-Sünni gerilimini tırmandırarak İran’ın mezhepsel kartı daha etkili kullanmasına olanak sağlamıştır. Bu bölümde, Arap Baharı’nın İran-İsrail çatışması üzerindeki dolaylı ve doğrudan etkileri, bölgesel sistem teorisi çerçevesinde analiz edilecektir.

  1. Bu Denklemde Türkiye Gerçekliği; Stratejik Otonomi Arayışı

Türkiye, Orta Doğu’nun kuzeyinde yer alan, hem NATO üyesi hem de güçlü kültürel ve tarihi bağları olan önemli bir aktördür. İran-İsrail çatışması denkleminde Türkiye, ne tam olarak bir tarafta ne de diğerinde yer alan karmaşık bir pozisyondadır. Geleneksel olarak İsrail ile iyi ilişkileri varken, Filistin davasına verdiği destek ve zaman zaman İran ile geliştirdiği işbirliği, Türkiye’ye özgün bir “stratejik otonomi” alanı sağlamaktadır. Ancak Suriye’deki gelişmeler, Irak’taki istikrarsızlık ve Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti gibi faktörler, Türkiye’nin bu denklemdeki hareket alanını hem genişletmekte hem de kısıtlamaktadır. Bu bölümde, Türkiye’nin çok yönlü dış politika arayışı, bölgesel riskler ve arabuluculuk potansiyeli eleştirel bir biçimde değerlendirilecektir.

  1. İsrail’in İslam Devletleri ile Asıl Meselesi; Varoluşsal Güvenlik, İdeoloji ve Çatışma Paradoksu,İsrail’in İslam devletleriyle olan meselesi, sadece siyasi veya toprak temelli bir anlaşmazlıktan öte, derin varoluşsal güvenlik kaygıları ve ideolojik boyutlar taşımaktadır. 1948’deki kuruluşundan itibaren kendini “düşman bir çevrenin içinde” hisseden İsrail, güvenlik doktrinini bu tehdit algısı üzerine inşa etmiştir. Filistin meselesi bu çatışmanın merkezinde yer alsa da, Siyonist ideoloji ile farklı İslamcı akımlar arasındaki ideolojik gerilim de önemli bir rol oynamaktadır. Kudüs’ün statüsü, kutsal mekanlar üzerindeki egemenlik iddiaları ve bölgesel liderlik mücadelesi, bu çok katmanlı meselenin diğer boyutlarıdır.

Ancak, İsrail’in bu varoluşsal güvenlik kaygıları ve sürekli tehdit algısı, bazı eleştirel analizlerde “çatışma hevesi” veya “saldırgan bir dış politika eğilimi” olarak yorumlanabilen bir davranış biçimine dönüşebilmektedir. Bu perspektife göre:

  • Caydırıcılık Doktrininin Aşırı Yorumu: İsrail’in askeri üstünlüğünü ve caydırıcılık kapasitesini koruma çabası, zaman zaman orantısız güç kullanımı ve ağır misillemelerle kendini göstermektedir. Bu, düşmanlarına bedeli ağır ödeterek bir daha saldırmalarını engelleme amacı taşısa da, dışarıdan bakıldığında gerilimi tırmandıran ve çatışmayı arayan bir tutum olarak algılanabilir. Örneğin, Hizbullah veya Hamas’ın küçük çaplı saldırılarına verilen büyük ölçekli askeri operasyonlar, bu “çatışma hevesi” algısını beslemektedir.
  • Önleyici ve Önleyici Vuruş Stratejisi: İsrail’in küçük coğrafi yapısı ve stratejik derinlikten yoksunluğu, düşmanlarının askeri kapasitelerini artırmadan veya tehdit olgunlaşmadan önce müdahale etme (önleyici/preemptive veya önleyici/preventive vuruşlar) eğilimini güçlendirmiştir. Suriye’deki İran hedeflerine yönelik düzenli hava saldırıları veya nükleer programla ilgili sabotajlar, İsrail’in bu stratejisinin somut örnekleridir. Bu tür eylemler, İsrail tarafından savunma amaçlı görülse de, karşı taraftan ve uluslararası toplumun bir kesimi tarafından saldırganlık veya “çatışma arayışı” olarak algılanabilir.
  • “Çimleri Biçme” (Mowing the Lawn) Doktrini: İsrail’in zaman zaman belirli aralıklarla Gazze veya Lübnan gibi bölgelerde operasyonlar düzenlemesi, “çimleri biçme” olarak adlandırılan bir strateji olarak yorumlanmıştır. Bu, düşman kapasitesini belirli aralıklarla düşürmeyi ve caydırıcılığı yeniden tesis etmeyi amaçlar. Ancak bu döngüsel çatışma modeli, bölgede sürekli bir gerilim ve istikrarsızlık kaynağı olmakla eleştirilir, zira barışçıl çözümler yerine askeri müdahalelerin bir rutin haline gelmesine yol açtığı iddia edilir.
  • İç Siyaset Dinamikleri: İsrail’deki koalisyon hükümetlerinin sık sık aşırı sağ ve güvenlik odaklı partilerin etkisi altında olması, daha şahin ve uzlaşmaz politikaların benimsenmesine yol açabilmektedir. Bu durum, askeri çözümlere olan eğilimi artırarak diplomatik yolların tıkanmasına neden olabilir ve kamuoyunda “çatışma yanlısı” bir imaj oluşmasına katkıda bulunabilir.
  • Bölgesel Hakimiyet ve Güç Projeksiyonu: İsrail, Orta Doğu’daki tek nükleer güç olduğu düşünülen ve ABD desteğini arkasına alan bölgesel bir askeri süper güç olarak, mevcut güç dengesini kendi lehine koruma ve sürdürme arayışındadır. Bu, bazen bölgesel güç dinamiklerini yeniden şekillendirme veya rakiplerinin yükselişini engelleme amacı taşıyan eylemlerle sonuçlanabilir.

Bu bölümde, İsrail’in güvenlik paradoksu ve “güçlü düşman” söyleminin iç ve dış politikasındaki yeri incelenirken, bu stratejik tercihlerinin “çatışma hevesi” algısını nasıl beslediği eleştirel bir biçimde tartışılacaktır. Bu, Realist Uluslararası İlişkiler Teorisi’nin (özellikle Saldırgan Realizm) devletlerin güvenlik arayışında güç maksimizasyonunu nasıl hedeflediği ve bunun çatışma doğurganlığıyla ilişkisi bağlamında değerlendirilecektir.

  1. Nükleer Güç Gerçekliği ve Bölgesel Silahlanma Yarışı; Kıyamet Silahları mı?

İran’ın nükleer programı, İran-İsrail gerilimini uluslararası gündemin en üst sıralarına taşıyan temel faktörlerden biridir. İsrail, İran’ın nükleer silah elde etmesini kendi varoluşsal güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak görmekte ve buna engel olmak için askeri seçeneği dahi masada tutmaktadır. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) ve Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) gibi uluslararası mekanizmaların yetersiz kalması, bölgesel bir nükleer silahlanma yarışının fitilini ateşleme potansiyeli taşımaktadır. Bu bölümde, İran’ın nükleer programının motivasyonları, İsrail’in varsayımsal nükleer kapasitesi ve bölgedeki diğer ülkelerin (Suudi Arabistan, Mısır vb.) nükleer silahlanma eğilimleri, caydırıcılık teorisi ve nükleer yayılma perspektifinden tartışılacaktır.

  1. Doğu Akdeniz; Savaş Denizi mi Oluyor? Yeni Cepheler ve Enerji Rekabeti

Son yıllarda Doğu Akdeniz’de keşfedilen zengin doğalgaz rezervleri, bölgeyi yeni bir jeopolitik rekabet alanına dönüştürmüştür. İsrail, Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi arasında oluşan “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” gibi işbirliği platformları, Türkiye ve Libya ile yaşanan deniz yetki alanı anlaşmazlıkları ile birleşerek bölgede askeri gerilimi artırmaktadır. Bu durum, İran-İsrail çatışmasının denizlere yayılan yeni bir cephesi olarak da okunabilir, zira enerji güvenliği ve bölgesel nüfuz mücadelesi birbirine karışmaktadır. Bu bölümde, deniz hukuku, enerji jeopolitiği ve bölgesel güvenlik dinamikleri ekseninde Doğu Akdeniz’deki potansiyel çatışma senaryoları ele alınacaktır.

10.1. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Konumu;  “Barış Sağlayan Taraf” Olma Paradoksu mu?

Doğu Akdeniz’deki jeopolitik dönüşümde ve İran-İsrail çatışmasının bölgesel yansımalarında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin pozisyonu dikkat çekici ve tartışmaya açık bir boyut sunmaktadır. Enerji kaynakları ve stratejik konumunun bir sonucu olarak küresel ve bölgesel güçlerin ilgi odağı haline gelen Kıbrıs’ın güneyi, kendisini bir yandan barış, istikrar ve işbirliği adası olarak konumlandırırken, diğer yandan belirli bölgesel ve küresel güçlere (özellikle İsrail, Yunanistan, Mısır ve Batılı ülkeler) alan açarak ve onlarla ittifaklar kurarak adeta bir “savaşa taraf olarak barış sağlama” paradoksunu yaşamaktadır.

Bu strateji, özellikle Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon arama faaliyetleri, deniz yetki alanları anlaşmazlıkları ve Türkiye ile olan gerilimler bağlamında şekillenmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti, bu ittifaklarla hem kendi güvenlik algısını güçlendirme hem de bölgedeki enerji kaynaklarından pay alma arayışındadır. İsrail ile artan işbirliği, sadece enerji projeleriyle sınırlı kalmayıp, savunma ve istihbarat alanlarına da uzanmaktadır. ABD ve Avrupa Birliği’nin Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik politikalarıyla uyumlu hareket etme çabası, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bölgesel denklemlerdeki ağırlığını artırma amacı taşımaktadır.

Ancak bu yaklaşım, özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye ile olan çözümsüz Kıbrıs sorunu, adadaki Türk varlığı ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları konusundaki farklı iddialar nedeniyle ciddi riskler barındırmaktadır. Belirli güçlerle kurulan yakın ilişkiler, diğer bölgesel aktörler tarafından bir “tarafgirlik” olarak algılanmakta ve bu da gerilimi azaltmak yerine artırma potansiyeli taşımaktadır. Dolayısıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “barış adası” söylemi ile bölgesel güç rekabetine aktif bir oyuncu olarak dahil olması arasındaki gerilim, siyaset bilimsel bir açıdan derinlemesine incelenmeyi hak etmektedir. Bu durum, Uluslararası İlişkiler Teorileri açısından, küçük devletlerin uluslararası sistemdeki dengeleyici veya “bandwagoning” (büyük güce eklemlenme) stratejileri bağlamında tartışmalı bir vaka çalışması sunmaktadır. Kıbrıs’ın bu pozisyonu, uzun vadede bölgesel barışa mı hizmet edecektir, yoksa mevcut çatışma ortamını daha da derinleştiren bir faktör mü olacaktır, bu sorunun yanıtı henüz belirsizliğini korumaktadır.

  1. Orta Doğu; Küresel Güçlerin Çatışma Alanı mı, Yoksa Kurbanı mı?

Orta Doğu’nun küresel güçlerin rekabet alanı olduğu tespiti, hem bir gerçekliği yansıtmakta hem de tartışmaya açık bir yönü bulunmaktadır. Büyük güçler kendi jeostratejik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda bölgedeki çatışmaları körükleyebilir, aktörleri manipüle edebilirler. Ancak bölgesel aktörlerin kendi otonom çıkarları, ideolojileri ve güç hırsları da göz ardı edilmemelidir. Bölge, yalnızca dış müdahalelerin bir kurbanı mıdır, yoksa kendi iç dinamikleriyle de çatışmaları besleyen bir yapıya mı sahiptir? Bu bölümde, bağımlılık teorisi, dünya sistemleri teorisi ve uluslararası ilişkilerde yapı-aktör tartışması ekseninde bu kritik soruya yanıt aranacaktır.

 

  1. İnsanın Kıymetsiz Olduğu Coğrafya ve Bitmeyen Savaşlar; Bir İnsani Trajedi

Tüm bu jeopolitik ve stratejik analizlerin ötesinde, Orta Doğu’daki bitmeyen savaşların ve çatışmaların en ağır bedelini sıradan insanlar ödemektedir. Milyonlarca insan yerinden edilmiş, mülteci durumuna düşmüş, temel insani ihtiyaçlardan mahrum kalmış ve travmalarla yaşamaktadır. Sivil kayıpların sıradanlaştığı, savaş suçlarının cezasız kaldığı ve insan hakları ihlallerinin sistematik hale geldiği bir coğrafyadır Orta Doğu. Ekonomik kalkınmanın imkansızlaştığı, altyapının yok edildiği ve toplumsal dokunun parçalandığı bu durum, çatışmaların yalnızca askeri değil, sosyolojik ve psikolojik boyutunu da gözler önüne sermektedir. Bu bölüm, tüm bu akademik ve siyasi analizlerin sonunda, insanlık onurunun bu coğrafyadaki ihlalini ve uluslararası toplumun sorumluluklarını etik bir bakış açısıyla vurgulayacaktır.

Sonuç ve Tartışma; Sürdürülebilir Barışın İmkansızlığı mı, Bir Umut Işığı mı?

Bu çalışma, İran-İsrail çatışmasının ve Orta Doğu’daki genel istikrarsızlığın ne denli karmaşık ve derinlemesine olduğunu ortaya koymuştur. Tarihsel kökenlerden vekalet savaşlarına, küresel güç rekabetinden bölgesel dinamiklere, nükleer tehditten insani trajedilere kadar uzanan bu çok katmanlı yapı, sürdürülebilir bir çözümün önündeki engelleri gözler önüne sermektedir. Ancak siyaset bilimi, sadece sorunları tespit etmekle kalmayıp, potansiyel çözüm yollarını da tartışmayı gerektirir. Bölgesel diyalog mekanizmalarının güçlendirilmesi, uluslararası hukukun etkin işletilmesi, silah kontrol rejimlerinin uygulanması ve en önemlisi, bölgedeki insan faktörünün merkeze alınarak insani krizlere kalıcı çözümler bulunması, belki de bu coğrafyadaki umut ışıklarını yeşertecektir. Türkiye’nin, bu denklemdeki stratejik otonomisi ve bölgesel arabuluculuk potansiyeli, bu karmaşık yapıda önemli bir rol oynayabilir mi? Bu soru, gelecekteki araştırmalar ve siyasi tartışmalar için açık kalacaktır…

 

Yazar: Siy.Bil. Mahmut KANBER