Eğer Suruç’taki terör olayı yaşanmasaydı Barış Harekâtı’nın 41. yılı kutlamalarına katılmak için Erdoğan’ın Lefkoşa’ya gelmesi, çözüm konusunda olumlu mesaj vermesi gündemin birinci sırasına oturacaktı.
Tabii böylesi özel günlerde, “devletin” “Cumhurbaşkanlığı” makamlarında oturan “tepe adamlarının” bu tip resmi ziyaretlerinde asıl merak edilen “ikili görüşmelerdeki” konulardır. Mesela Erdoğan müzakere süreci ile ilgili, Akıncı tarafından hangi konularda bilgilendirildi? Hangi konularda mutabakata varıldı hangi konular daha çok tartışıldı? Bir strateji saptandı mı? Erdoğan’ın, “Ankara’nın müzakerelerde kırmızı çizgisidir” dediği her hangi bir görüşü ortaya kondu mu?
Bunları bilemeyeceğiz. Fakat iki Cumhurbaşkanı’nın ortak basın toplantısında satır aralarına sıkışmış açıklama ve ifadelerinden anlıyoruz ki “görüş ayrılığı” yok. Ancak Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs’a “yaklaşımı ile değerlendirmelerinde” bazı nüans farklılıkları var hepsi o kadar. Şimdi Erdoğan’ın söylemlerinden bazılarına bir göz atalım: GARANTÖRLÜK VE ANAVATAN: Erdoğan sadece “içe” değil, “dışa” da mesaj yolladı. Söylediği şuydu: “Temenni ederim ki şimdi yapılan bu çalışmalar noktayı koyma azmiyle devam eder. Gerek Kıbrıs Rum tarafı gerek Kıbrıs Türk tarafı adil bir neticeyi yakalar ve başta siyasi eşitlik olmak kaydıyla bu adımı inşallah atmış oluruz…” “…Garantör ülke olarak elimizden geleni yapmaya hazır olduğumuzdan kimsenin şüphesi olmasın…” “…Türkiye Cumhuriyeti olarak bizler her zaman Anavatan-Yavruvatan olarak el ele bu çalışmaları sürdüreceğiz…” (Borularla akacak su konusunda konuşurken)
ERDOĞAN’IN ALTINI ÇİZDİĞİ “OLMAZSA OLMAZLARI.” Basına yapılan bu açıklamalardan anlıyoruz ki Erdoğan, Akıncı’nın “Anavatan-Yavruvatan değil, iki kardeş ülke” vurgulamasını hâlâ unutmadı ve yakaladığı ilk fırsatta, “Anavatan-Yavruvatan” ifadeleri ile göndermesini yapıverdi!
Öte yandan “Türkiye’nin garantör ülke” oluşunu hatırlattı bu hakkından vaz geçmeyeceği mesajını verdi… Ve tabii şu Rum’un yanına bile yaklaşmak istemediği “siyasi eşitlik” konusu! Belli ki Erdoğan için de bu konu vazgeçilmezdir.
***
AKINCI CEPHESİNE GELİNCE: Genellikle Erdoğan dış ülkeler ziyaretlerinde devlet yetkilileri ile yan yana geldi miydi “boy farkı” atardı. Bu kez Akıncı ile denk geldiler.
Eğer Akıncı bu denkliği Cumhurbaşkanlığı yetki ve sorumluluğu içinde yansıtmak gayretine düşmese ve de hiç gereği yokken 41. yılında Barış Harekâtı’nın felsefesini yapacağım derken Rum tarafına malzeme çıkartmasa daha iyi olurdu… Mesela şu söylediği çok önemliydi: “15 Temmuz olmasaydı 20 Temmuz da olmazdı…” Fakat sonrası ifadeler falsoydu: “Hiçbir yerde 20 Temmuz’lar, 15 Temmuz’lar olmasın!”
Barış Harekâtı için “olması gerekendi” dedikten sonra “keşke olmasaydı” imajını çakarak hele bu söylediklerini “kan, gözyaşı, ölümlerle” pekiştirmek “güne” hiç uygun düşmedi! Yeri değildi! Zaten Rum medyası da Akıncı’nın bu değerlendirmelerine hemen atlamış, “işte 20 Temmuz harekâtının yanlış olduğunu itiraf ediyor” yollarında yayın yapmış, Anastasiadis de takdirlerini sunmuştu! Tabii Akıncı basın toplantısında bu yayınlara da değinmek zorunda kalınca bu kez de söylediğinin “itiraf” değil, gerçek” olduğunun açıklamasını yaptı, tutun ki 20 Temmuz Barış Harekâtı’nı bir daha bıçakladı! (Yoksa Akıncı şunu mu ispat etmek istedi: “sırası geldiğinde sadece boyda değil, lafta da Erdoğan kadar dilli olabilirim” Biz sadece “Allah muhafaza eylesin” diyelim ve ekleyelim.) Akıncı’nın “hem garantör hem de Kıbrıs Rum’unun anavatanı olan Yunanistan’ı hatırlatıp müzakerelere katkıda bulunması çağrısını yapması olumlu bir politik çıkış oldu. Çünkü eninde sonunda Yunanistan da devreye girecek. Bari şimdi girsin ki tutumunu görüverelim… AKINCI’NIN KIRMIZI ÇİZGİSİ: Çerçeveleyip slogan haline soktuğu ve son dönemlerde sık sık tekrarladığı söylemini bu kez de vurguladı. Önemsiyoruz çünkü “Türk tarafının çözüm tezi budur, bundan vazgeçmek söz konusu değildir” dedirtiyor. Yani “iki bölgeli, iki toplumlu (devletli) siyasi eşitliğe dayalı federal bir Kıbrıs…” Böylesi bir çözüm referanduma giderse gözümüz kapalı “evet” deriz…
**********
Kısaca takıldıklarımız: (Memleket toprakları çarpık yapılaşmalarla tarıma kapatılıyorlar!)
Bu küçük ülkede on kişilik bir Bakanlar Kurulu’nun resmen göreve başlaması bu kadar uzun süre alırsa şimdi anlıyorum: Bu ülkede hantal merkeziyetçi sistemden neden şikâyet etmeyenin kalmadığını! Neden dıştan gelen iş insanlarının karşılarına dikilen bürokratik engelleri aşmak için ip üstünde çıplak ayakla yürümek zorunda kaldıklarını! Neden TC’nin en keskin ve öne çıkan insanlarından olan Aziz Yıldırım’ı bile yıldırdıklarını! Turizm yatırımları için olanak arayanların neden polislik mahkemelik olduklarını! Çünkü: Burası Kuzey Kıbrıs’tır! Doğma büyüme Kuzeyli de olsanız, 18 yaşına da bassanız vatandaş olamadığınız Kuzey Kıbrıs!
Bu ülkede işler yürümez! O kadar yürümez ki daha hükümet programı Meclis’te bugün okunacak, cumartesi de görüşmeleri başlanacak. Bekle babam bekle!
“BAŞLAR BAŞLAMAZ” BİZ BAŞLIYORUZ: Dün Eğitim Bakanı Kemal Dürüst’ü büyük bir sorunun beklediğini yazdıydım. Uyuşturucu belası! 3 bin 500 kilometrekarelik ülkede bu belanın ortaokullara kadar düşmesi, aslında KKTC’nin ne denli “zafiyetler” hastası olduğunun ispatıdır.
Bu bünyesel arızalara baktıkta öncesi hükümette de başarılı işler çıkartan İçişleri Bakanı Aziz Gürpınar’a memleketi yeniden dizayn etmek yollarında çok iş düşeceğini zannediyoruz.
Tabii keşke imkân olsa da KKTC’yi hamama sokup bir güzel aklayıp paklayıncaya kadar keseleyebilselerdi. Belki bu işi de iddiası büyük yeni hükümet yapar. Diyelim ve İçişleri Bakanı Aziz Gürpınar’dan başlayalım: KUZEY KIBRIS LEFKOŞA’DAN GİRNE’DEN İBARET DEĞİLDİR: Buna karşılık hangi hükümet görev yüklense bir ayağı Lefkoşa’da öteki Girne’ye basmakta! Eh Allah insana iki ayak vermişse Mağusa ile Karpaz ve Güzelyurt’a da talihine küsmek kalmakta! Nitekim bu yörelerin hâlâ Şehir Fizik Planları yok. Ve Sn. Gürpınar’ın dikkatini çekeriz. Çarpık yapılaşmalar, sahilleri de yutarak hızla yayılıyor. Hele çözüm olsun kimselerin durduramayacağı bir iştaha ile beterini göreceğiz. KISACA CİNAYETTİR: Ekilip biçilecek, bir gün TC’den akacak su ile belki yeni tarım alanları haline gelecek topraklar, tarlalar hızla ve parsel parsel imar iskâna açılıyorlar… Bir yandan dağlar oyulurken öte yandan topraklar plansız programsız öbek öbek apartmanlarla doldurulmakta. Sonuçta bu ülkenin “başka toprağı yoktur ki!” Olanlar işte şu kadar. Sn. İçişleri Bakanı ve her halde Bayındırlık Çevre Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı’nı da ilgilendirmesi gerekir, artık bu gidişi durdururlar diye düşünüyoruz.
































