Donald Trump, ikinci kez Beyaz Saray’a dönerken Ortadoğu’ya dair ilk mesajlarıyla kartlarını açıkça ortaya koydu. Göreve başlar başlamaz yaptığı açıklamalarda ön plana çıkardığı başlıklardan biri İbrahim Anlaşmaları oldu. Çünkü Trump için bu yalnızca diplomatik bir başarı değil; aynı zamanda bölgedeki büyük ekonomik ve jeopolitik projelerin kilit taşı. Dünyayı şirket gibi yöneten bir anlayışa sahip Trump için, bu anlaşmalar aynı zamanda devasa bir ticaret vizyonunun zeminini oluşturuyor.
İşte bu nedenle ilk yurt dışı ziyaretinin rotasını Orta Doğu olarak belirlemesi, bölgedeki dinamikleri yakından izleyenler açısından sürpriz olmadı. Ancak esas dikkat çekici olan, bu “Orta Doğu turunda” Trump’ın adeta burnunun dibine kadar gitmesine rağmen İsrail’e uğramamış olmasıydı. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ziyaret edildi; fakat İsrail listede yoktu. Bu tercih, Tel Aviv’de bazı kaşların kalkmasına neden olurken, bazı kapıların Trump tarafından artık kapatıldığına dair yorumlara da yol açtı. Netanyahu’nun Beyaz Saray’a iki kez davet edilmiş olması, Trump’ın onu hâlâ ciddiye aldığı anlamına gelmiyor. Eski dost şimdi “konu dışı” gibi görünüyor.
Trump’ın Orta Doğu turunda verdiği mesajlar oldukça netti: Yeni dönemde İsrail merkezli değil, Arap eksenli bir işbirliği öne çıkıyor. Bu yeni vizyon, Arap ülkeleri arasında bir süredir yumuşayan ilişkiler, ekonomik entegrasyon ve Çin’in bölgedeki etkisine karşı koyma çabasıyla şekilleniyor. İbrahim Anlaşmaları hâlâ masada, ama bu kez “ticaret yolu, enerji hattı ve yatırım koridoru” gibi başlıklar daha belirgin. İsrail, bu projelerde yer almak istiyorsa Arap komşularıyla ilişkilerini yeniden tanımlamak zorunda kalabilir.
Orta Doğu’daki dengeleri sarsan bir diğer gelişme ise Suriye’nin küresel sisteme yavaş ama istikrarlı şekilde geri dönüyor olması. Dünya Bankası’na olan borcunun silinmesiyle birlikte yeni Suriye yönetimi finansman kaynaklarına erişim sağlayabilecek bir pozisyona geldi. Bu borcun silinmesini sağlayan iki ülkenin Suudi Arabistan ve Katar olması da dikkat çekici. Öte yandan, uzun süredir batılı başkentlerin radarında olan, eski HTŞ kadrolarından gelen ve Suriye’nin yeni lideri olan Faysal el-Eşşar’ın ya da Ahmed Şara’nın da bu süreçte uluslararası meşruiyet kazanmakta olduğu görülüyor. ABD’nin, Trump’ın ağzından Suriye yaptırımlarını kaldırdığını ilan etmesi ise bu dönüşümdeki rolünü inkâr edemeyeceğimiz bir etken.
Tüm bunlar olurken Türkiye açısından tarihi nitelikte bir gelişme daha yaşandı: PKK, silahlı mücadeleye son verdiğini açıkladı. Bu sürecin, çoğumuzun ters köşe olduğu bir çıkışla, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin açıklamalarıyla başlamış olması pek çok kesim tarafından ilk etapta iç siyasete dönük bir hamle gibi yorumlansa da, bunun bölgeye ve dış politikaya etkilerini üzerinden görmek aslında hiç de zor değildi. Zira fesih kararı, örgütün Irak ve Suriye’deki uzantıları üzerinde de doğrudan etkili oldu. Bu gelişme sadece Türkiye için değil, Suriye ve Irak’ın kuzeyi açısından da yeni bir güvenlik mimarisinin başlangıcı olabilir. Eğer süreç kalıcı hale gelirse, Türkiye-Suriye sınırında ve Irak’ın kuzeyinde yeni bir normalleşme süreci başlayabilir. Türkiye’nin sınır ötesi askeri operasyonlarını azaltması, buna karşılık sınır güvenliğini iş birliği temelinde yürütmesi yeni bir dönemin habercisi olabilir. Ancak bunun belli koşulları var. Fesih kararının ardından Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Ürdün ve Suriye ile gerçekleştirilen üçlü toplantı sonrası yaptığı açıklama bu bağlamda dikkat çekiciydi. Bakan Fidan, Suriye topraklarının yaklaşık üçte birinin YPG’nin işgali altında olduğunu belirterek, bu durumun Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine ciddi bir tehdit oluşturduğunu söyledi. YPG’nin önemi, IŞİD’e karşı ABD ile işbirliği yapan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) omurgasını oluşturuyor oluşu. Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesinin ardından yeni kurulan hükümet SDG ile bir entegrasyon anlaşması imzaladı. Ankara’nın beklentisi anlaşmanın bir an önce uygulamaya konması. Bu çerçevede YPG’nin tüm askeri gücünün yok edilmesi, yönetimin kendini feshederek tamamen merkezi hükümetin kontrolüne geçmesi ve Suriyeli olmayan YPG üyelerinin ülkeyi terk etmesi anlaşmanın şartları arasında yer alıyor.
Türkiye’nin Suriye üzerindeki etkisi yeniden şekillenirken, son dönemde Avrupa’ya yakınlaşan Şam yönetimiyle ilişkilerin seyri, İsrail faktörüyle birleştiğinde daha karmaşık bir tabloya evrilebilir. İsrail bugünkü haliyle varlığını sürdürecek mi, Netanyahu gerçekten gözden çıkarıldıysa, yeni bir liderlik anlayışı bölgeyi ve Türkiye ile olan ilişkileri nasıl şekillendirir? Bu soruların cevaplarını çok uzak olmayan bir gelecekte yaşayarak göreceğiz.
Şimdi gelelim tüm bunların bizi yakından ilgilendirme nedenine… Bu gelişmelerin gölgesinde Doğu Akdeniz ve Kıbrıs meselesi yeniden sıcak gündeme oturdu. Güney’in Mısır, İsrail ve diğer bölge ülkeleriyle yaptığı tek taraflı enerji anlaşmaları, ada etrafındaki kaynakların ortak mülkiyeti meselesini gündemde tutmaya devam ediyor. Sorunun temelinde Rum tarafının, adanın tamamı adına egemenlik iddiasında bulunarak enerji projelerinde tek başına hareket etmesi yatıyor. Oysa 1960 Anayasası’na göre, Kıbrıs Türkleri ve Rumları siyasi eşitliğe sahip iki kurucu halk. Dolayısıyla doğal kaynaklardan elde edilecek gelirlerin paylaşımı da adil ve ortak olmalı.
Bu noktada Doğu Akdeniz’de uzun süredir oynanan jeopolitik satranca değinmeden geçemeyiz. Bölgedeki enerji rezervleri yalnızca Kıbrıs’ı değil, Türkiye, Yunanistan, İsrail, Mısır ve anlattığım tüm nedenlerle Suriye gibi önemli aktörleri de doğrudan ilgilendiriyor. Trump yönetimi, bu ülkeler arasında doğrudan bir enerji hattı kurulmasından çok, çok taraflı işbirliğine dayalı bir enerji pazarı oluşturulmasını destekliyor gibi görünüyor. Bu bağlamda, İbrahim Anlaşmaları’nın enerji boyutu, Doğu Akdeniz’de Arap-İsrail-Türk işbirliği için yeni bir zemin yaratabilir.
Kıbrıs adası, bu enerji satrancının tam ortasında. Eğer Türk ve Rum tarafları enerji işbirliği konusunda bir model geliştirebilirlerse, bu yalnızca adadaki çözüm sürecini değil, aynı zamanda bölgesel barışı da teşvik edebilir. Aksi takdirde mevcut anlaşmazlıklar, gelecekte yeni krizlerin tetikleyicisi olmaya devam edecek.
Trump’ın bölgeye yönelik yeni politikalarının Kıbrıs’a dolaylı ama güçlü etkileri olabilir. Eğer ABD, şimdilik İsrail’i denklemin dışına alarak Arap ülkeleriyle daha geniş bir enerji ve ticaret hattı kurmayı hedefliyorsa, Kıbrıs bu hattın önemli bir ayağı haline gelebilir. Ancak hiçbir Amerikan yönetiminin İsrail’i tamamen gözden çıkaramayacağını unutmamakta fayda var. Dolayısıyla süreç bizi Netanyahusuz bir İsrail’e götürürse, dengeler de yeniden değişebilir.
Kıbrıs Sorunu özelinde Türk tarafının savunduğu iki devletli çözüm modelinin uluslararası alanda tanınma karşılığı bulması mümkün görünmüyor. Bu durumda geriye iki seçenek kalıyor: Ya yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucuyla çözüm politikası yön değiştirir ya da kapsamlı çözüm gerçekleşmeden, enerji projelerinde işbirliğine dayalı geçici modeller gündeme gelir.
Ancak bu ölçekteki bölgesel bir projede, enerji gibi stratejik bir konunun önünde Kıbrıs Sorunu bugünkü haliyle ne kadar daha durabilir? Bu çıkmazın sürdürülebilir olmadığı artık çok nettir.
Sonuç olarak: Ortadoğu yeniden şekillenirken taşlar yavaş yavaş yerinden oynuyor. Trump, bugünkü İsrail’i ama özelde Netenyahu’yu dışlayan ama ticaret ve enerji merkezli yeni bir düzen inşa etmeye çalışıyor. Suriye yeniden uluslararası sisteme dahil oluyor. PKK’nın silahsızlanmasıyla birlikte bölgesel güvenlik mimarisi yeniden yazılıyor. Tüm bu gelişmelerin gölgesinde Kıbrıs, ya yeni dönemin barış ve işbirliği merkezlerinden biri olacak ya da krizlerin kronikleştiği, özellikle de kuzeyde yaşayan bizlerin giderek daha derin bir çıkmazda boğulduğu bir coğrafya olarak kalacak. Seçim, tarafların niyetlerinde ve diplomasiyi nasıl yönettiklerinde gizli.
































