Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

AB ile BM’nin Kıbrıs politikaları (Rum’dan yana siyasetlerle, Rum’dan yana kayırmalar!)

Ne zaman bir yeni müzakere masası kurulsa KKTC “müzakerecilerinin” artık rutin hale gelmişliği ile vazgeçilmez bir görevleri vardır: “Hemen Ankara’ya giderler tekmil verip tekmil alırlar!” Ve hemen ardından BM Genel Sekreteri ile görüşmek için New York yolcusu olurlar!

Tutun ki diplomasinin gereği. Buna karşın düşündürücüdür ama: “Mesela hemen AB’nin payitahtı Brüksel’e gitmezler!” Denecek ki “o zaten içimizde! İçimizde ne kelime kanımızda canımızda!”
Buna karşın itiraf etmeliyiz: Artık AB en az BM kadar hatta çok daha fazlası ile Kıbrıs sorunu ile ilgilidir ve işin doğrusu Kıbrıs sorunu AB’nin de sorunudur! Nitekim yarın çözüm olsa öbür gün Kuzey AB’nin üyesi olacaktır çünkü Güney’le bu siyasi eşitlik oluşturulmadan ne barış olur ne mutlak çözüm…
BU GERÇEK BİLİNİYOR: Fakat AB ve Rum tarafı ile BM “bilmiyormuş” gibi davranıyorlar çünkü “ben tüm adanın devletiyim” diyen Güney Rum Yönetimi’nin şerrinden çekiniyorlar! Bu nedenle hem Kuzey’in canına okuyan ambargoları kaldırmıyorlar hem de Kıbrıs siyaseti söz konusu olduğunda “Rum Devleti”ni muhatap alırken, Türkiye ile Kuzey’i de türlü çeşitli politik oyunlarla bakın neye zorluyorlar:
Adanın siyasi ve hukuki devleti olan GKRY’yi Kuzey’in ve Ankara’nın resmen tanımasını.
Ankara anlaşmaları gereği Türkiye’nin Rum gemilerine limanlarını açmasını.
Kuzey’in Güney’e yönelik daha çok ödün vermesini mesela Maraş’ı hemen iade etmesini.
Türkiye’nin Rum’un Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgesinde sismik araştırmalar yapacağım diyerek Güney’i rahatsız etmemesini.
AB’de Rum Yunan ikilisinin sürekli vetosunu yiyen “ilerleme başlıklarının” açılması için, Ankara’nın Rum’un istekleri doğrultusunda Kıbrıs’ta çözümü sağlayacak ödünler vermesini.
Askerini çekmesini, garantörlükten vazgeçmesini.
Kısaca Türk tarafının Rum ve Yunan tarafına biat etmesini.
BU TUTUMLA ÇÖZÜM OLMAZ: Hem AB hem BM 1974’ten beridir hatta öncesinde, Rum’u adada “mazlum” konumuna oturturlarken Türk’e de “gasbedici” taraf muamelesi yapmışlardır. Mesela hem AB hem de BM kendi planları olan Annan Planı’na hayır diyen Güney’i kınayıp cezalandıracaklarına ödüllendirip AB’ye de üye yazdılar! Böyle kayırmacı ve taraf tutucu siyasetlerle çözüme ulaşmak mümkün mü? Hayret ama! Hâlâ aynı siyasi tutumlarını sürdürüyor Türk tarafını Rum Devleti’nin altına sokacak numaralar çeviriyorlar!..      
**********

Kuzey’i kurtarmalıyız: (Layık olduğu doğasına kavuşturmalıyız)

1974’ten sonra Güney’e kaçan Rumlardan haberler alıyorduk: Falan Türk’ün toprağını istimlak etti, parasal bedelini bankaya yatırdı… Filan Türk’ün evini istimlak etti, bedelini bankaya yatırdı… Yol yapımı için istimlak edilen bir arazinin tazminatını bankaya yatırdı…
“Bize gelince” demeyeceğim! Ancak ne yollarımız ne imar ve iskânlarımız için tek taşı bile yerinden oynatmadık! O kadar ki Rum’dan kalma evin sekisi kırk yıl sonra bile hâlâ yola taşmakta gelen giden arabalar için tam bir trafik kazası tuzağı olmaya devam etmektedir!
Denecek ki ne kadar güzel! Demek ki Rum mülkünü talan etmemiş, bir gün döneceklerini düşünmüş ve insanlık adına Kuzey’de bıraktıklarının tek taşına dokunmadan, tapularını değiştirmeden korumuşuz!
Lo lo loo! Çünkü ne yağmalanmamış sahil bıraktık ne de ranta çevirmedik ev, arsa, toprak! Ve tüm bu yağmaları yaparken mesela sahillerden eskiden 80 şimdilerde 100 metre geriden başlaması gereken inşaatları bile alicengiz oyunları ile denize sıfırladık.
Dün de köşemizde yakınıyorduk. Rum’un oya gibi işleyip tipik bir tatil beldesi olarak dünya turizmine açmayı hedeflediği Girne’yi, önce biz dağlarını ormanlarını dozerlerle kazıp doğrayarak sonra oralara villalar yaparak iğfal ettik. Ardından o güzelim dantelin içine artık hiçbir yerden denizin görülmesinin mümkün olmadığı yükseklikteki beton yığınlarını oturttuk…
Diğer kentlerimiz de farklı değil! Mesela geçtiğimiz günlerde şöyle bir haber yayımlandı: “Mağusa Belediyesi Çağdaş normlara uygun Gazimağusa projesinin çalışmalarına başlıyor. Mimarlar odası ile ortak hareket edecek!”
Bir kent kurulurken tabii ki çağdaş normlar gözetilmelidir. Fakat artık öyle bir Mağusa yoktur ki! Bir ucu Derinya’da öte ucu Tuzla’da olan bu kent kırk yıldır “plansız programsız, nazım planlardan dolayısıyla şehircilikten azade kendi başına buyruk yapılarla doldu! Artık gökyüzünü görebilmek, denizle buluşmak, doyasıya soluk alabilmek için kilometrelerce ötelere gitmek gerekir! Ki Surlariçi’nin “antikadır” diye kimselerin restorasyonunu yapmasına izin verilmeyen kaderine terk edilmiş viran evlerini, mezbeleliklerini hiç yazmıyoruz!
İNSANIN CANI SIKILIR: Bugün bütün dünyada bir yandan yaşanabilir çevreler yaratılmakta öte yandan mevcutları korumak için seferberlikler başlatılmakta, çarpık yapılaşmalara savaş açılmaktadır! İşte bu savaşımlarda bizim de yerimiz işlevimiz olmalıdır. Kuzey’i yüz akımız yapmak boynumuzun borcudur. Yapmazsak zaten Girne’de olduğu gibi “yapmamız” için zorlamalar bir ulusal seferberliğe dönüşecektir. Hiç olmazsa elde kalanları kurtaralım…

**********

Kısaca takıldığım: (İnsanlık gitgide paranın esiri olmakta!)

Para kudret midir yoksa insanların insanca yaşamasını sağlayan bir araç mıdır?
Para şeref midir yoksa zillet midir?
Paranın satın alamayacağı hiçbir şey yok mudur? Hatta aşkı bile?
Para amaç mıdır yoksa amaca ulaşmak için kullanılan bir vasıta mıdır?
Parayı sevmeyen var mıdır? Yoksa eğer insan için en büyük sevgi midir?
Parasız yaşamak mümkün müdür?..
KKTC DE PARANIN BATAĞINA DÜŞTÜ: Daha dün inşaat Müteahhitleri Birliği dövizin dur durak bilmez yükselişi karşısında “battık ki ya tedbir alınır yahut eyleme gideriz” derken 2020’ye kadar hedefledikleri 100 bin konut yapımını da gerçekleştiremeyeceklerini açıklıyordu. Ki inşaat sektörü durursa bu memleket batar! Öte yandan gazetelerde döviz vurgunu nedeniyle yine yükselen kâğıt pahasından dolayı sıkıntılar başladı!
Ha Avrupa falan mı öyle değil! İnsanların bir elleri yağda bir elleri balda mıdır? Brüksel’e sık sık gidip gelen bir arkadaşım anlatıyordu. Adım başında yolunuzu kesip para isteyen dilencilerden yürümek mümkün değilmiş artık!
Kısaca “para” çoktan zillet oldu! Ve bu ülkede hâlâ bir işsizler ordusu ile asgari ücrete mahkûm insanlar var. “Yaşıyorlar mı acaba!”