Geçen hafta Kıbrıs Türk insanı bir kez daha umutlandı. “En nihayet” derken “yoksa bu kez çözüm mü oluyor” düşüncesinde sevinmek istedi. Yetkili ve sorumlular çözüm vaadinde bulunurlarken güven yaratıcı önlemler de umutlarını yine ayağa kaldırdı! *Bu arada Erdoğan yaptığı açıklamalarla “11 Şubat Eroğlu Anastasiadis arasında varılan 12 maddelik uzlaşının hâla masada olduğunu ve Rum tarafının buna uymasını istedi… Özellikle iki Kurucu devlete dayanan bir Federal sistemin altını yeniden çizdi… Ve AB’ye mesaj göndererek “Kıbrıs’ın garantörlüğünü yüklenmesinin söz konusu olamayacağını hatırlattı… AB’nin Rum tarafını üyeliğe almasına karşılık Türk tarafını dışta bırakmasına yine serzenişte bulundu…
*Öte yandan Akıncı ile Anastasiadis’in daha ilk toplantılarında Güven Yaratıcı Önlemler silsilesinden bazı sınır kapılarının açılması, vizenin kaldırılması, Kuzey’le Güney’in elektrik ve mobil telefonlarının birleştirilmesi gibi kararlara varmaları “eğer istenirse, niyet varsa bu adada çözüm olur” umutlarını bir kez daha yeşertti. ***
İki kurucu devlet sendromu: Geçen hafta “iki “kurucu devletten” oluşacak Federal Kıbrıs Devleti olayı Sosyal Medyada da tartışıldı ve “iki kurucu devlete dayalı çözüm” konusunda yorumlar yapıldı. Ben bu olaya şöyle baktım: Rum zaten tanınmış devlet. Kuzey ise Güney indinde hâlâ tanınmamış korsan devlet! Eğer bir federal sitemde iki taraf çözüm sağlarsa ortaya şöyle bir durum çıkacaktır. “Tanınmamış defakto durumundaki Kuzey, resmen “Kurucu Devlet mertebesine ulaşırken, AB ve BM’lere üye olan dolayısıyla adanın tek devleti benim diyen Güney Rum Yönetimi de “devletlu” oluştan feragat ederek “Kurucu Devlet” mertebesine düşecektir!
Unutmayın! Rum “tanınmış devlet” oluşundan feragat etmek istemediği için Annan planına “hayır” dediydi! Şimdi eğer çok büyük kazanımlar elde etmezse neden kuzu kuzu evet desin! Zannedersem çözümün en çetrefilli yanı hâlâ bu sorundur! Çünkü Rum tarafı böylesi bir siyasi yenilgiyi 1960’da yaşamıştı! EOKA hareketi ile Enosis’i hayal ederken kendisi için cehennem azabından beter Zürih ve Londra Anlaşmaları yenilgisiyle hem “Kıbrıs Cumhuriyetini kabul etmek hem de Türkiye’nin garantörlüğü ile askerini adada konuşlandırmasına evet demek zorunda kalmıştı!
Bugün Rum tarafı hâlâ o 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti yenilgisinin rövanşını almak için mücadele etmekte tüm Kıbrıs’a egemen olmak siyasetini terk etmemektedir! Bu arzusunu “idea” haline getirmiş Rum, Türk tarafına neden Devlet oluşu bahşetsin? (Ha zorla edecektir ayrı bir konudur ancak öylesi bir çözümün barışı olmaz!)
GYÖ’LERE DİKKAT: kapılar açılabilir. Geçişlerde vizeler kaldırılabilinir. Fakat çözümden önce Elektrik ve mobil telefonların birleştirilerek tek bir kapsama alanı yaratılması ne kadar doğru olacaktır bilemiyoruz. Her iki “birleştirme” olayı da güvenlik açısından sorun yaratabilir.
ÖTE YANDAN: Derinya kapısının açılması askerin bölgeden çekilmesini dolayısıyle Maraş’ın askersizleştirilmesini zorunlu kılacaktır! Her iki taraf da çözüm olmadan güvenlik açısından komplike sorunlar yaratacak bu tip “büyük değişimlere” hazır mıdırlar onu da bilemiyoruz ve yine altını çizerek, “çözüm olmadan” sakıncalar doğurabilir diyoruz.
**********
UBP’nin tüzük değişimi (Son yılların reformu olacaktır)
Sadece UBP değil, CTP ile DP de “eskimişlik ve yaşlılıktan doğan hantallığa düştüler! Artık her üç partide de “eskiler-yeniler” çekişmesi var. Ve her üç partide de “gençlik kolları” zafiyeti yaşanmakta. Kısaca dinamizmlerini kaybettiler atalete düştüler!
Şimdi kendilerini yenileyip organize olmak için kıpırdanmaya başladılar. Mesela UBP diğer siyasi partilere de örnek olması gereken bir kararla 1975’lerden beridir virgülüne dokunulmayan “Parti tüzüğünü” değiştirme kararı alırken, CTP de her halde tüm partililerin “hayır” demeyeceği bir kararla Mehmet Ali Talat’ı yeniden partinin başına getirmeye hazırlanıyor.
UBP’DEKİ TÜZÜK DEĞİŞİKLİĞİ: Önümüzdeki Cumartesi günü değişiklikle ilgili Tüzük Kurultayı yapılacak. Ekim ayı sonunda da Büyük Kurultay’a gidilecek. Tüzükteki en büyük yenilik Genel Başkan ve Milletvekilleri de dahil tüm Yönetim kadrolarının görev sürelerinin kısıtlanması (AKP örneğindeki gibi) ve “Delege Sistemi” yerine “üye” sistemine geçilmesidir…
Yine Özgürgün’ün yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz parti kademelerinde gençlere ve kadınlara daha çok temsiliyet hakkı tanınacaktır.
EROĞLU’NDAN SONRA: Derviş Eroğlu nev’i şahsına münhasır bir Başkandı. Yıllarca UBP’yi “delege sistemi” içinde taşımıştı. Ben bu “delege” olayına “defteri kebir” derdim. O defteri elinde tutan UBP’ye de egemen olurdu ki bu da Eroğlu idi… Nitekim Cumhurbaşkanı olduktan sonra da defteri kebir hâlâ Eroğlu’nun elinde oldu.
İşte yeni Tüzük değişimi ile yıkılacak olan bu sistemdir ve kayda “Eroğlu’undan sonra” olarak geçecektir. Öte yandan partilileri bilfiil “karar organı” olarak yeniden yapılandırma ise tam bir reformdur… Artık üyeler “seçimlerden seçimlere oy vermek gibi partisel bir görevle değil, fiilen UBP’nin milletvekili adaylarını da seçmek hakkında olacaklardır… (Geçmişte TKP de böyle bir yapılanmaya gitmek istemiş, başaramamıştı.)
ÜÇ DEVRE OLAYI: Her halde Başkanlık ve milletvekilliği görev süreleri de üç devreden fazla olmayacaktır. Öte yandan Hükümet de Siyasi partiler ve Seçim Yasası üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. Mesela yasa geçerse artık Milletvekili transferleri olamayacaktır. Bu da bir yeniliktir ama tartışmaya da çok açıktır çünkü “transferler” sadece kişisel ve maddi çıkarlar nedeniyle değil, sürtüşmeler, anlaşmazlıklar nedeniyle de olmaktadır. Böyle bir yasa geçtiğinde “partisine küskün, kırgın ve parmağını bile oynatmayan yeni milletvekilleri tipleri de yaratacaktır, dikkat diyoruz! **********
Kısaca takıldığım: (Türkiye’nin garantörlüğüne Kıbrıs Türk halkı karar verebilir mi?) Hep söylerim. Ankara’nın dış politikasından korkarım! Değişkendir ve haşindir! Bir örneğine geçen hafta takıldım. “Erdoğan bir süre önce AB’ye çatarak Kıbrıs’ın garantörü değilsin garantör ülke biziz ve bu hakkımızdan vaz geçmeyiz” derken, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu garantörlüğün kaldırılıp kaldırılmayacağına Kıbrıs Türk halkı karar verecek” diyordu!
YANİ NASIL? Mesela Kıbrıs Türk halkına şöyle mi sorulacaktır: “Türkiye’nin garantörlüğüne evet mi hayır mı?” Tabi referanduma gidileceği için kampanyaları ile tartışmaları da olacaktır. Şimdiden filmi görür gibiyim: Evet’çiler “hayır” diyenlere hain ve Rumcu karasını çalarlarken; “hayır’cılar da “evet’çileri” Türkiye uşakları, satılmış faşistler olarak damgalayacaklar! Unutmayın Annan planı arifesinde millet birbirini yediydi!
Yani diyoruz ille de Kıbrıs Türk’ünü birbirine vurdurup kırdırmak mı gerekiyor?

Sonraki Haber

























