Kıbrıs Türk Hükümetinin Rolü, Toplumsal Kutuplaşma ve Kimlik Sınanması;
Kuzey Kıbrıs’ta yaygın biçimde deneyimlenen ve toplumsal psikolojiyi derinden etkileyen “sıkışmışlık” (entrapment) hissi, şüphesiz, öncelikle “hamî devlet” (patron state) merkezli bir “‘sıkma’ politikası”nın (policy of constriction/squeezing) somut bir sonucudur. Ancak, bu karmaşık durumu salt bir dış müdahale sorununa indirgemek, analizin önemli bir boyutunu, yani Kıbrıs Türk toplumunun kendi içindeki iktidar yapılarının ve özellikle de yürütme erki olan hükümetin, bu politikanın uygulanmasındaki rolünü ve yapısal sorumluluğunu göz ardı etmek anlamına gelir. Siyaset bilimi disiplini açısından kritik olan nokta, “hamî devlet”in giderek artan ve asimetrik bir güç ilişkisine dayanan kontrolüne karşı, yerel siyasi aktörlerin geliştirdiği veya geliştiremediği tutumlardır.
Mevcut Kuzey Kıbrıs hükümetinin, hamî devletten kaynaklanan ‘sıkma’ ve kültürel/ideolojik bir daraltmayı amaçlayan ‘sıkılama’ (policy of cultural/ideological suffocation) stratejilerinin uygulanmasına zemin hazırlayan, hatta bu politikaları içselleştirerek meşrulaştırıcı bir söylem ve pratik sergileyen tutumu, söz konusu “sıkışmışlık” halinin vahametini ve çok boyutlu toplumsal etkilerini artırmaktadır. Bu tablo, uluslararası ilişkilerdeki klasik ‘patrona bağımlı’ (patron-client) ilişkilerinin ötesine geçerek, yerel özerkliğin ve demokratik süreçlerin belirgin biçimde aşındığı bir vesayet (tutelage) düzeninin olgusal varlığına işaret etmektedir.
Olgusal Dayanaklarıyla Yerel İktidarın Kabulü, Meşrulaştırması ve Yapısal Kısıtları
Hamî devletin siyasi-idari merkezinden (örneğin Külliye’den) kaynaklandığı yaygın biçimde algılanan ve gözlemlenen kararların, ki bunlar arasında ekonomik protokoller, stratejik öneme sahip atamalar ve çeşitli siyasi direktifler bulunmaktadır, Kuzey Kıbrıs’ın sosyo-ekonomik ve siyasi yapısını doğrudan ve derinden etkilediği, ampirik bir gerçektir. Bu müdahalelerin, yerel ihtiyaçları, öncelikleri ve sosyo-kültürel özgünlükleri yeterince dikkate almadığı, ekonomik özerkliği daralttığı ve bir tür yapısal bağımlılık (dependency) ilişkisini pekiştirdiği yönündeki eleştiriler, sivil toplum ve akademik çevrelerde yaygın kabul görmektedir.
Mevcut hükümetin, müzakere süreçleri ve içerikleri açısından yeterli şeffaflıktan uzak olduğu sıkça dile getirilen ekonomik protokollere imza atması, hamî devletten aktarılan mali kaynakların hangi koşullarla ve ne tür siyasi/yapısal ödünler karşılığında geldiği hususunda topluma karşı etkin bir hesap verebilirlik mekanizması geliştirememesi, ekonomik bağımlılığın siyasi bir kontrol ve yönlendirme aracına dönüşmesine zımni bir rıza gösterildiği şeklinde yorumlanmaktadır.
Bu noktada, yerel hükümetin motivasyonlarının karmaşık yapısı göz ardı edilmemelidir. Uluslararası tanınmamışlığın (non-recognition) yol açtığı ve ekonomik hareket alanını ciddi biçimde daraltan yapısal kısıtlar, siyasi bekânın büyük ölçüde hamî devletin desteğine endekslenmiş olması, alternatif politika üretme kapasitesindeki ve iradesindeki olası yetersizlikler, bu “kabul” ve “meşrulaştırma” pratiğinin ardındaki temel dinamikler arasında sayılabilir.
Siyasi alanda en çarpıcı ve olgusal temeli güçlü dönüşümlerden biri, Kıbrıs sorununa çözüm arayışlarındaki model değişikliğidir. Kıbrıs Türk toplumunun kolektif belleğinde ve siyasi tarihinde önemli bir yer tutan, on yıllardır farklı siyasi aktörler ve toplumun geniş kesimleri tarafından desteklenen ve Birleşmiş Milletler parametreleriyle de önemli ölçüde örtüşen federal çözüm vizyonunun, hamî devlet tarafından “zaman kaybı” ve “artık geçerliliği kalmamış bir seçenek” olarak nitelendirilerek fiilen terk edilmesi ve yerine iki devletli çözüm modelinin dayatılması, bu dönüşümün en belirgin göstergesidir.
Mevcut siyasi iktidarın, toplumun önemli bir kesiminde ciddi endişe ve soru işaretleri yaratan bu dayatılan modeli hızla benimsemesi ve uluslararası platformlarda savunuculuğunu üstlenmesi, kendi toplumunun tarihsel tercihlerini, birikimini ve demokratik iradesini ne ölçüde temsil ettiği konusunda ciddi meşruiyet sorunlarını beraberinde getirmektedir. Bu durum, siyasi vesayetin en somut görünümlerinden biri olarak değerlendirilebilir ve yerel iktidarın “anavatancılık” olarak tanımlanabilecek bir ideolojik çizgiyi, kendi toplumunun çoğulcu demokratik tercihleri ve uzun vadeli çıkarlarından üstün tuttuğu yönündeki eleştirileri olgusal olarak desteklemektedir. Uluslararası tanınmamışlık, bu bağlamda, hamî dev letin siyasi etki gücünü artıran ve yerel yönetimin özerk karar alma süreçlerini sınırlayan temel bir yapısal etken olarak işlev görmektedir.
Kültürel ve Kimliksel Alanda “Sıkılama” Politikaları ve Kimlik Sınanması
“Sıkma” politikasının bir diğer boyutu olarak, daha çok kültürel ve ideolojik bir daraltmayı, bir tür toplumsal mühendislik projesini hedefleyen “‘sıkılama’ politikası”ndan söz etmek mümkündür. Bu politika, hamî devlet merkezli, daha tekçi, muhafazakâr ve milliyetçi bir kültür anlayışının, eğitim sistemi (müfredat değişiklikleri, ders kitabı içerikleri), medya (ana akım medyanın söylem birliği, alternatif seslerin kısıtlanması), dini kurumlar (Din İşleri benzeri yapılar üzerinden artan etki, kamusal alanda dini görünürlüğün teşviki) ve bazı sivil toplum örgütleri (çeşitli yöntemler ile yönlendirme yoluyla) aracılığıyla Kıbrıs Türk toplumuna yayılmaya ve yerleştirilmeye çalışılmasıyla belirginleşmektedir. Kıbrıs Türk toplumunun tarihsel süreçte oluşmuş, kendine özgü, seküler, çoğulcu ve Akdenizli kültürel kimliğinin bu müdahalelerle aşındırılmasına yönelik çabalar karşısında mevcut hükümetin yeterince koruyucu ve dirençli bir duruş sergileyememesi, hatta bazı uygulamalarla (örneğin, eğitim sistemine yapılan müdahaleler, belirli dini vakıf ve cemaatlerin faaliyetlerine sağlanan kolaylıklar ve görünürlük, kamusal alanın yeniden tanımlanmasına yönelik adımlar) bu süreci kolaylaştırdığı veya en azından sessiz kalarak onayladığı yönündeki eleştiriler, ‘sıkılama’ politikasının kültürel hegemonyayı hedefleyen boyutunu derinleştirmektedir.
Laiklik ilkesine, çoğulcu yaşam biçimine ve ifade özgürlüğüne değer veren önemli bir toplumsal kesimin bu süreçte derin bir yabancılaşma (alienation) ve “öteki”leştirilme deneyimlemesi, toplumsal kutuplaşmanın (social polarization) keskinleşmesi, bu politikaların doğrudan ve gözlemlenebilir sonuçları arasındadır. Bu durum, aynı zamanda ada içinde “Kıbrıslılık” kimliğini daha güçlü ve özerk bir biçimde savunanlarla, hamî devletle daha bütünleşik, onun kültürel ve ideolojik yörüngesinde bir kimliği benimseyenler veya bu yöndeki dönüşümü arzulayanlar arasındaki fay hatlarını ve kimlik temelli gerilimleri de belirginleştirmektedir.
Kuzey Kıbrıs’ta hamî devletin finansmanıyla ve mimari üslubuyla dikkat çeken bir “Külliye” kompleksinin inşa edilmesi ve açılış töreninin ağırlıklı olarak dini ve hamî devletin siyasi sembolizmini yansıtan motiflerle gerçekleştirilmesi, siyasal simgelerin araçsallaştırılması ve belirli bir ideolojik-kültürel vizyonun ithal edilerek yerel dokuya dayatılması çabası olarak okunabilir. Bu yapı, “ithal bir sembolizm” taşımanın ötesinde, “hamî devletin yönetim modelini ve onun değerler sistemini, sembollerini adaya taşıyarak yerel yönetim geleneklerini, kültürel mirasını ve toplumsal belleğini ikincilleştirme, hatta itibarsızlaştırma çabası” olarak siyaset sosyolojisi açısından analiz edilebilir.
Mevcut hükümetin böylesi bir projenin hayata geçirilmesine rıza göstermesi, açılışına en üst düzeyde katılması ve bu yapıya meşruiyet kazandırma çabası, “anavatancılık,” “milliyetçilik” ve “muhafazakârlık” gibi ideolojik referansların, Kıbrıs Türk halkının özgün kimliğinden, çoğulcu sosyo-kültürel yapısından ve yerel demokratik duyarlılıklarından daha öncelikli görüldüğüne dair yaygın algıyı olgusal olarak pekiştirmektedir.
Toplumsal Yankılar, Direnç Biçimleri ve Kimlik Sınanmasının Çok Boyutluluğu
Bu baskı ve yönlendirme politikalarının toplumda yarattığı “yabancılaşma”, “ötekileştirilme”, “kutuplaşma” ve “umutsuzluk” gibi derin psikososyal etkilerinin yanı sıra, çeşitli toplumsal tepki ve direnç (resistance) biçimlerinin de filizlendiği gözlemlenmektedir. Sivil toplum örgütleri, bağımsız medya platformları, sendikalar, bazı meslek odaları ve akademik çevrelerden yükselen eleştirel sesler, alternatif bilgi ve söylem üretme çabaları, kültürel mirasın ve yerel kimliğin korunmasına yönelik sivil inisiyatifler, bu “sıkışmışlık” ve “sıkılama” haline karşı bir toplumsal muhalefetin ve rahatsızlığın varlığına işaret etmektedir.
Özellikle genç ve eğitimli kuşaklar arasında gözlemlenen ve giderek artan göç (emigration) eğilimi de, gelecek kaygısının, umutsuzluğun ve mevcut sosyo-politik ortamdan duyulan memnuniyetsizliğin en somut ve kaygı verici yansımalarından biridir.
Bu durum, Kıbrıs Türk kimliğinin sadece dışsal bir baskıyla değil, aynı zamanda içsel bir “sınanma” (identity test) ile de karşı karşıya olduğunu göstermektedir: Bir yanda, adanın tarihsel ve kültürel çoğulculuğuna dayanan, özgün, seküler ve özerk bir Kıbrıslı kimliğini savunanlar; diğer yanda ise hamî devlete daha sıkı bağlarla eklemlenmiş, onun kültürel ve ideolojik yörüngesini benimseyen, daha muhafazakâr ve tekil bir kimlik tanımını öne çıkaran veya bu yöndeki dönüşümü etkin olarak destekleyen anlayışlar arasında karmaşık ve çok katmanlı bir gerilim ve mücadele süreci yaşanmaktadır.
Ancak, tüm bu zorlayıcı tablo içinde, kendini edilgen bir nesne değil, bir özne olarak hisseden Kıbrıs Türk toplumu, mevcut ‘sıkışmışlık’ ve ‘sıkılama’ politikalarının sadece dışsal bir dayatma olmadığını, aynı zamanda yerel aktörlerin -başta yürütme erki olmak üzere, bazı siyasi oluşumlar ve sivil toplum kesimleri de dahil olmak üzere ‘zamanın ruhuna uyma’ kaygısıyla sergilediği tutumlar, zaafiyetleri veya ideolojik hizalanmalarıyla da yakından ilgili olduğunu görmekte ve bu gerçeği kaydetmektedir.
Gerçek siyasetin güce tamah etmek veya dayatılan ‘zamanın ruhuna’ teslim olmak yerine, kendi toplumsal gerçekliğinden beslenerek üretilmesi gerektiği bilinciyle, toplumun kolektif belleği bu süreci ve bu süreçteki yerel rollerin tamamını not almakta, gelecekteki bir toplumsal ve siyasi hesaplaşmanın zeminini oluşturacaktır.
Kabul Edilemez Bir Feragat ve Aşınan Demokratik Temsiliyet
Bir siyasi iktidarın temel meşruiyet kaynağı, siyaset bilimi ve demokratik teori açısından, temsil ettiği halkın iradesi, temel hak ve özgürlüklerinin korunması, refahının artırılması ve kolektif geleceğinin güvence altına alınmasıdır. Kendi toplumunun özgün kimliğini, çoğulcu sosyokültürel yapısını, demokratik tercihlerini ve kendi kaderini tayin etme (self-determination) hakkını korumak ve geliştirmek yerine, bir başka devletin ne kadar “hamî” olursa olsun, stratejik hedeflerine, jeopolitik çıkarlarına ve ideolojik önceliklerine hizmet eden politikaları sorgusuzca kabul etmesi ve meşrulaştırması, demokratik temsil ilkeleriyle ve siyasi etik sorumlulukla bağdaşmaz.
Mevcut Kuzey Kıbrıs hükümetinin bu yöndeki tutumu, Kıbrıs Türk halkının on yıllardır büyük bedeller ödeyerek ve zorlu mücadeleler vererek sürdürdüğü kendi kendini yönetme idealini ve demokratik özerklik arayışını ciddi biçimde sekteye uğratmak’ta, toplum içindeki fay hatlarını derinleştirerek kutuplaşmayı körüklemekte ve yaygın bir gelecek kaygısıyla birlikte derin bir toplumsal umutsuzluğa zemin hazırlamaktadır.
Yerel iktidarın, kendi toplumunun bu çok katmanlı “sıkışmışlık” ve “sıkılama” politikaları altında psikolojik, sosyal, ekonomik ve siyasi olarak nasıl zedelendiğini, kimliksel aidiyetlerinin nasıl bir erozyonla karşı karşıya kaldığını ve “öteki olma” koşullarına nasıl itildiğini yeterince kavrayamaması veya bu olguları görmezden gelmeyi tercih etmesi, temsil ettiği halka karşı en temel siyasi ve hukuki sorumluluklarını yerine getiremediğinin bir göstergesidir. Uluslararası tanınmamışlığın yarattığı yapısal kırılganlıklar ve hamî devlete olan kaçınılmaz gibi görünen bağımlılık, yerel yönetimin hareket alanını objektif olarak daraltsa da, bu durum, halkın iradesine, kültürel kimliğine ve demokratik kazanımlarına yönelik müdahalelere karşı mutlak bir edilgenlik veya etkin bir iş birliği içinde olunmasını meşrulaştıramaz.
Dolayısıyla, ‘sıkma’ ve ‘sıkılama’ politikaları, dışsal bir zorlama ve etkin bir güç projeksiyonu olduğu kadar, yerel siyasi aktörlerin bu duruma karşı geliştirdiği yetersiz tepki, stratejik öngörüsüzlük, pasiflik veya bazı durumlarda açık iş birliğinin de bir ürünüdür.
Mevcut hükümetin bu süreçteki rolü ve sorumluluğu, Kıbrıs Türk toplumunun geleceği, demokratik sağlığı ve kimliğinin sürdürülebilirliği açısından kritik bir siyasi analiz ve kapsamlı bir toplumsal hesaplaşma gerektirmektedir. Bu, sadece bir siyasi tercih veya konjonktürel bir duruş meselesi değil, aynı zamanda demokratik temsilin, kültürel kimliğin korunmasının, kendi kendine yeterlilik idealinin ve en temelde toplumsal onurun temel ilkelerinin ciddi biçimde aşındırılması anlamına gelmektedir. Bu durum, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler disiplinleri açısından derinlemesine incelenmesi gereken, de facto devletler, patron-bağımlı ilişkiler ve kimlik politikaları literatürüne önemli katkılar sunabilecek bir vaka niteliği taşımaktadır.
Yazar: Siy.Bil.Mahmut KANBER
































