Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

En büyük sorun: (“Hak iddiasıdır” ki tarih bunun için yazılır!)

“Siyasi Sorunların temelinde  hak etme iddiası  vardır.” Bu cümleyi  bilinçli yazdım çünkü  “hak” iddialarına” bir görevli olarak bizzat tanık oldum.
1954’lerden sonra bir ara  Mağusa Sancağı’nda Dal 7’de rahmetlik Nalbantoğlu’nun yardımcılığını yaptıydım. Görevim “sivil halkla Sancak Karargâhı arasındaki sorunları dosyalayıp, çözümlerini sağlayacak yetkililere iletmekti.”  Biri “gelen” biri “giden” iki dosyam vardı.   Kısa sürede  “gelen dosyası”  dolduydu çünkü Mağusa’dan Karpaz’a kadar  şu veya bu nedenle şu veya bu kişilerden  yahut “makamlardan” şikayeti olan yurttaşların  “şikayet mektupları” yağdıydı!
NEYDİ O ŞİKAYETLER?  Çok kısaca  “gasp edilen haklarla,  hak iddiaları!” Mesela: 
Tarlasını süren köylüsü, komşusunun  tarlasına bir santimlik tecavüzde mi bulundu?
İki evin arasındaki palluralardan oluşturulan sınır çizgisi mi ihlal edildi!
Komşunun tavuğu avlusuna mı geçti!
Hayvanları otlarken bir köylüsü de  kendi hayvanlarını mı araya kattı!
Su Kuyuları mı paylaşılamadı!
Ve tabi bitmeyen miras kavgaları…
Hemen hepsi  de  “mülkiyet” üzerine  gelişen anlaşmazlıklar dolayısıyle kavgaya dönüşen olaylardı. Bir karış toprak hakkı için kıyametler kopartılıyordu!  Üstelik kavgaların çoğu aileler bünyesinde, hısım akrabalar arasında yer alıyordu!  Kısaca “mülk sahipliği hakkı” uğruna kardeş kardeşi tepeliyor,  birbirlerini gammazlıyorlardı!
İŞTE O ZAMAN ANLADIM:  Hiçbir şey için kavga etmeyen en muti insanlar bile  “bir karışlık toprağı için katil olabiliyordu!”
Gerçekte bunu bilmem gerekirdi! Çünkü dünya tarihi bu “hak iddiaları”  üzerine kopan savaşların  yahut o  “bir karışlık”  dediğimiz toprakların fetih hikayeleri dolayısıyla yazıldı…  Ya Kıbrıs tarihi? Aynı olay!  “Hem toprakları  dolayısıyla hem de işgalcileri ile yönetenleri  için yazılmaya başlanan tarihinden beridir  “hak iddiası”  üzerine kurulan bir serüveni vardır.
SON İDDİA SAHİPLERİ:  “Rumlar ve Türklerdir!” Ki bir karış toprak için de savaştılar, tümden sahipliğine konmak için de!  Egemenlik hakkı da aradılar sahip olacakları toprakları ile yaşam hakkı da!
Bu büyük gerçeğe şaşı bakılmamalı!    Çünkü “vatan”  yaratmak  “devlet yaratmaktan” daha zordur! Öyle ama yıllardır bu adada “vatana”  inanmayanlar, adanın egemenliğine sahip olmak isteyen Rumlara bile Türk’ün toprağını armağan etmek için uğraşırlar!
Müzakereler bu “büyük ve asıl gerçek olması gereken “hak iddiaları” ile başlıyor. Belki bu defa hizaya gelinir umudunda bakın bakalım Rum tarafı Türk tarafına kaç paralık hak tanıyacaktır!” 
     **********       Hukuk devleti miyiz?  (O halde nedir bu dileyenin dilediğince yaptıkları?)
Hukuk Devleti mi yoksa guguk devleti miyiz?  Yine ayni soruna geldik!  Sonuçta iki cami arasında kalmış binamaz gibi ne  “devlet oluşumuzu”  benimseyebildik  ne de “hukukun üstünlüğünü”  hakim kılabildik!  Zaten olamazdı çünkü  “Devlet”  olmadan  “hukukun üstünlüğünden”  söz etmek mümkün değildir! Bu bir!
İkincisine  gelince.  Eğer seçim kazanmak için sırtına bindiğiniz kesimlerle  STÖ’lerine gebe kalırsanız “iktidar oldukta” borcunuzu ödemek zorundasınız!
Nitekim devleti kuran fakat Hukuku tesis edemeyen UBP yıllarca sayesinde iktidar olduğu kesimlerin mesela sermayenin, çiftçinin, hayvancının, kırsaldaki insanlarla sürekli şişirdiği istihdamların tutsağı olmaktan kurtulamadıydı!  Öde öde bitiremediği diyetini de hâlâ ödemektedir! 
Sol CTP  çok mu faklıdır?  “Sosyal demokrat, solda bereket, dünyada kardeşlik” diye diye oylarını kaparozladığı yandaş  STÖ’leriyle sendikaların emrinde emir eri olmaya kadar düşüverdi!  O kadar ki ne zaman iktidara gelse  “yıl üç yüz altmış beş gün Başbakanlığın kapısından “çeke söke haklarını almak için” ne eylemciler eksik olur   ne de doymak bilmez iştahıyla  diyet isteyenler!
SON ÖRNEĞİ ŞEHİT ERTUĞRUL İLKOKULU:   Bir okul yılın büyük bölümünü grevlerle mi geçirir? Grevlere dayanamayıp   çocuklarına öğrenim hakkı isteyen veliler nihayet  isyan ettiler! Geç bile kaldılar çünkü  eğitim öğrenim   sürekliliği gerektirir.  
Sonuçta bu okulda gerilen sinirler,   “grevciler ve greve katılmayan veliler arasında kopan arbede ile patladı! Hem de Hükümetin  “çaresizlikle” açılmış boş gözlerine baka baka!
Buna karşın dediğim dedik sendika hâlâ bir sıfır önde!   Hakka,  hukuka, kanunlara gelince:  Yönetim iradesinin yerle yeksan olduğu böylesi ortamlarda  laf’ı güzaftan öte anlamları yok! 
ÖTE YANDAN KIB-TEK’E BAKIN. Yönetim kurulunu  atayan devlet!  Denetimini yapan devlet!
Ooo!  Eken, biçen, asan,  kesen,  istediği gibi istihdam yapan, istediği gibi zam yapan,  istediği gibi onun bunun elektrik akımlarını kesen…  Kıb-Tek!
Yetmez ama. Bir de bu Kıb-Tek’in El-Sen adlı yandaşı vardır. Her kim ki Kıb-Tek’e yan bakar, gözünü oyar!
Son örneğinin  bırakın ayazlanmasını,  fırtınalar gibi esiyor!  Dedikodular çıkmış, Yönetim Kurulu Başkanı  İsmet Akim ki yine Devlet tarafından atanmıştı,  görevinden alınacakmış.
  El-Sen Başkanı anında    yeniçeri ağası Patrona Halil gibi kaldırdığı başını bir sağa bir  sola salladıktan  ve  “bre heyyy”   diye koyuverdiği narasının ardından, “her kim ki dokunur İsmet Akim’e bilsin ki bu sendika artık durmaz yerinde. Devlet bunu böyle bilmeli,  gideriz süresiz greve!”
Eee sen devlet olarak elektrik tahsilatını bile sendikaya devredersen o da gün gelir “krallığını” ilan eder ense kökünde! Üstelik bitmez,  “elektrik akımını sürdürebilmek için zam yapmamız gerekmektedir”  diyerek Başbakan’ın  da üzerine yürür!
HUKUK?  Hak getire!  Çünkü onu koruyup güvence altına alacak bir  “Hükümet” basireti ve iradesi yoktur!   
Ve açık seçik belli olmuştur: Memleketin  siyasi partileri de  Kurumları da  memleket siyasetine etkinlikleri ile karışanlar da hangi hükümet iktidara gelirse gelsin “diyetini”  alır!. Vermezlerse   çeke söke alır!
      **********
Kısaca takıldığım: (Vermek kolaydır.  Ya almak!)

“Bizimkiler” her sabah “bugün Rum’a ne verelim hangi barışçı öneride bulunalım”  diye kalkıyorlar, akşam yatarken ertesi gün vereceklerini düşünüyorlar!
Buna yeni moda ifadesiyle “yakınlaşma ile Güven yaratıcı önlemler”  diyorlar!
Artık konu o kadar günlük ve rutine bindi ki meğer Anastasiadis es kaza  “içinde Kuzey tarafından verilip önerilmemiş bir tek günü yaşasa rahatsız olurmuş! O kadar alışmış Kuzey’den emrine sunulan izaz ikramlara!
NİTEKİM:  Dur durak yok! “Nasılsa bizim değil” diyorlar ya!  “Ver gitsin!” Pekala karşılığı? Bugüne kadar Güney Rum’unun,  Anastasiadis’in Kuzey’deki Türk halkına “ne vereceğini nasıl bir ikramda bulunacağını” ne duyan oldu ne gören!  Hatta Kasulidis Ercan’dan da uçabilirim diyecek oldu adamı aforoz ettiler! Kaldı ki kapılar 2003 açıldıydı hala Türklerle Rumları nasıl kaynaştıralım diye dövüyorlar. Hatta Talat bu yollarda az kalsın kazaya uğruyordu!
KISACA:  Vermenin bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum!