1945’lerden beridir… Tutun ki bizim kuşak 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın hiç yabancısı değiliz! Çünkü ya tarladaydık “rençber” yahut arazideydik işçi!
Arada oluşan ötesi meslekler “rençberle işçilerin” gereksinmelerini karşılarlardı… Öylesi bir kapalı toplum ekonomisiydi bizdeki! Ki onlar ya bakkallardı ya kasaplar… Ya terziydiler ya kunduracılar… Berber yahut yapıcıydılar… Talebe göre vardılar…
Mesela ben 1945’ler Mağusa’sını hatırladığımda “meyhaneciler” gelir aklıma. Mağusa Kapısı’ndan başlayarak liman kapısındaki taştan aslan heykeline kadar Kahvehaneler, bakkallar, terziler, berberler falan, aralarına sıkıştırdıkları kebapçılarla birlikte sağlı sollu uzanırlardı.
Fakat ticaretin çarklarını döndürenler “limanda çalışan işçilerdi.” Ki onlara Mağusa’da “hamallar” mesela İskele’de “mavnacılar” derlerdi. Mağusa limanının kara asfalt rıhtıma dökmüşse terini hamal, o gün bakkalı da kazanırdı meyhanecisiyle kebapçısı da… Liman işçisinin kazandığı yevmiye “bereketti!” Lefkoşa öyle değildi ama: Şekercisinden helvacısına, yemişçisinden boyacısına, doktorundan avukatına, siyasetle uğraşanından gazetecisine kadar ta Osmanlı döneminden süzülerek intikal etmiş mesleki kesimler bir yandan da o meslekleri ile Kıbrıs Türk halkının ekonomisini oluştururlardı…
Nitekim Lefkoşa’ya trenle ne zaman gidilse, mutlaka bir kavanoz tahinin yanında helva ve leblebi ile dönülürdü Mağusa’ya… Ufak tefek tamiratlar dışında Mağusa’da sanat da yoktu ve zanaat yoktu!
İŞÇİ HAREKETİ: Öylesi bir Mağusa’da hangi işçinin “hareketi” olacaktı ki? Oysa kulaklarımızı ilk delen kelimeydi “işçi” ve “ hakları!” Çünkü bizler limanda çalışan “hamalların” çocuklarıydık! Bilirdik ki hemen tüm “gemi acentelerinin” sahipleri olan Rum patronların, varsa eğer Mağusa Limanı’na dayanmış vapurları, o gün “iş” umudu da vardır! Sabah liman işçileri ambarların önünde bir askeri disiplin düzeninde sıra sıra dizilirler, Rum gemi acentelerinin Türk görevlileri olan “hamal başları” o günkü ihtiyaca göre o işçiler arasından çalışacak olanları seçerlerdi bir bir!.. Tabii ki hatırlı olanlar her zaman öncelikli de olurlardı! Kısaca “iş, aş” Rum acente sahiplerinin tekelinde, bir başka deyişle aslanın ağzındaydı…
AKEL’İN BÜYÜK ROLÜ: Rumlar bizden çok önceleri sendikalaştılardı. Kavgaları büyüktü! “İşçinin hakkı” İngiliz sömürge dönemlerinin tartışmasız en büyük mücadelesiydi ve bu mücadeleyi AKEL veriyordu…
İlk büyük kavga işçinin 8 saat iş, 8 saat istirahat ve 8 saatlik uyku hakkını almak istemesinden koptuydu. İnsanların on iki saat köle gibi çalıştırıldığı, buna karşılık karnını bile doyurmaya yetmeyecek yevmiye alması “AKEL’i harekete geçirdiydi… Bunun için her ne kadar Lefkoşa’da örgütlü sendikalar çoktan mücadeleye başlamışlardı ama Mağusa’da durum çok farklıydı. İşçinin kopartılması gereken “hakları,” yürek gibi Mağusa Limanı’nda atıyordu!
Zaten “1 Mayıs” da bir liman kentinde ve bir başkaldırı sonucu “işçi bayramı” olarak doğmadı mıydı?
İŞÇİ SENDİKALARIMIZ: 1940’lara kadar hatta çok sonraları da Türk halkı Rum sendikalarının üyeleriydiler. Ne var ki Sol’unun da Sağ’ının “Enosis” hülyasından muzdarip Rum sendikaları bu “meğalo ideayı” siyasi sorun haline getirdiklerinde, Türk halkı çok tedirgin olduydu. İlk hareket Lefkoşa’da Niyazi Dağlı başkanlığında 12 Türk dülgerin Rum sendikalarından ayrılarak kendi sendikalarını kurmalarıyla başladı. Ki onların arasında sonradan Antalya’ya göç eden rahmetlik amcam Salih Ahmet Türker de vardı. Sonraları diğer meslek gruplarını da kapsamına alarak “Yapıcı ve Amele Birliği” kurulduydu. 1944 yılında da artık Rum tarafının açık seçik “Enosis” mücadelesi bayrağını açması üzerine PEO’dan ayrılan Türk işçilerle birlikte “Güneş Türk İşçi Birliği” kurulduydu…
VE AKEL’İN BÜYÜK ALDATMACASI! AKEL hiçbir devrede “Enosis”e karşı çıkmadı. Hatta yanında yer aldı! Nitekim 1949 yılında Enosis için Plebisit hazırlıkları başlar. Makarios o dönemde Baf Metropoliti’dir ve başı çekmektedir. AKEL ise değişik bir kampanya sürdürmektedir. “Rum halkı bünyesinde kamu oyu yoklamaları” yaparak “Enosis istiyorum, evet” “Enosis istemiyorum, hayır” biçiminde sürdürdüğü araştırması nedeniyle “kilise” ile karşı karşıya geldiğinde, yelkenleri indirip tabii ki kilisenin yanında yer alır!
1950 PLEBİSİTİ: AKEL kendi kamu oyu yoklamalarını iptal eder ve kilise ile birlikte çalışmaya başlar. Kiliselere defterler konmuştur. Yine “Enosis’e evet, Enosis’e hayır” oylaması yapılmaktadır. Sonuçta yüzde 96 ile “Enosis’e evet” çıkar…
Ancak bu oylamadan önce Mağusa’da Türk liman işçisine AKEL tarafından atılan kazık vardır. 1949’lar olmalıdır. 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle “sekiz saat iş, 8 saat istirahat ve 8 saat uyku hakları için EKEL ile Türk İşçi Birlikleri ortak bir yürüyüş tertiplerler. Mağusa’nın Cambulat Kapısı’ndan girerler hisar boyu yürüyüp Akkule Kapısı’ndan çıkar ve Maraş’taki Hacıhambi sinemasına giderler… Orada Türk işçilere “o sekiz saatlik haklar” için BM’ye gönderilmek üzere hazırlanmış imzalarını atacakları “belgeler” verirler. Ve Türk işçileri tabii ki araştırmadan, okumadan o belgeleri imzalarlar!
Olay kısa zamanda anlaşılır çünkü imzaladıkları “Kıbrıs’ta Enosis’in gerçekleşmesi için BM’lere gönderilen “evet”li referandum sonuçlu belgedir… Dr. Fazıl Küçük devreye girer, BM’lerle temasa geçer ve Türk halkının katiyen Enosis yanlısı olmadığını bizzat “liderlik” olarak duyurur!
Olay AKEL ile Türk işçileri arasında büyük bir kırılmaya neden olur! Zaten 1954’lerde EOKA Tethiş Örgütü harekete geçtiğinde bu adada hiçbir zaman Türklerle Rumların ne birleşik ne de kardeş kardeş yaşamadıkları gerçeklere karşın, bu kez araya “kan ateş ve ölümler” de girer!
Şimdi bakıyorum: 1 Mayıs’ı Türk Rum İşçi ve emekçi örgütleri cılız ve titrek de olsa yine birlikte kutluyorlar… Kıs kıs gülüyorum! “Hele bir görelim diyorum! Bu kez bu kardeşlik gösterisiyle Kıbrıs Türk halkına nasıl kazık atacaklar!”
































