Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Profesörü bile bilmiyor: (Gel de yarım asır sonra bile hâlâ Kıbrıs sorununu anlat!)

Rahmetlik Dr.  Küçük Kıbrıs’taki Türk toplumunun varlığını,  sorunları ile birlikte Ankara’ya anlatabilmek için Lefkoşa Türkiye arasında gidip gelirken çarıklarını paraladıydı…
Keza o dönemin  Türk liderliğini oluşturan Osman Örek’leri, Faiz Kaymak’ları, Denktaş’ları, Nalbantoğlu’ları,  Necati Özkan’ları falan kendi aralarında muhalif ve muvafıklar da olsalar değişmeyen ortak paydada  “her şey Kıbrıs Türk toplumu için” ilkesinden hareket ettilerdi…
Nitekim yıllarca anlattılardı ki gün geldi Ankara Kıbrıs Türk halkının haklı davasını anlamakla kalmadı, sorunu “davası” da yaptı…

Şimdi soralım:  Eğer bu adada Türklerle Rumlar kardeş kardeş yaşıyor idiyseler neden Kıbrıs Türk liderliği Ankara kapılarında yıllar yılı  “kurtar bizi bu mezalimden esaretten”  diyerek ricalarla niyazlarda bulunduydu?  Hangi toplum gül gibi yaşarken kendi kendini kaşıya karşıya kanatır ki?
Yine soralım. Bu iki halk refah ve saadet içinde yaşarlarken mi  kavga edip Kıbrıs Cumhuriyetinin canına okudulardı?
Rum “hadi  savaş oyunu  oynayalım” diyerek mi  Akritas planı çerçevesinde 1963 Kanlı Noel saldırılarını başlattıydı?
1963 Kanlı Rum Saldırıları nedeniyle Türkler  103 karma köyden turistik gezi yapmak için mi göç ettilerdi? 
1967’den sonra gelen  “normalizasyon” sürecinde Kaleburnu’ndan Rum’un Güzelyurt’taki narenciye bahçelerine  taşınan Türk işçileri  refahlarına refah katmak için mi düşüyorlardı her sabah yollara? 
Rum’un Patates tarlalarında inşaatlarında  çalışan Türk işçiler Rum Türk  kardeşliğini mi  ispat etmek amacındaydılar?
Türk Rum dostluk ve saadetini  1974’te Türkiye’nin Barış Harekâtı mı bozduydu? Vesaire…
BUNLARI YAZMAM BİLE ABES! Çünkü bırakın çok söylenip anlatılmasını, yazılmasını. Hâlâ bu toplumun bir yarısı bu adada Rum-Türk ilişkilerini bizzat yaşadı. Türk halkının Rumlar tarafından nasıl jenosit hareketlerinde kurban edildiklerini de yaşadı, azınlıktaki toplum olarak Rum’un işçisi olmaktan öte varlık olamadığını da yaşadı… Ve hepimiz yaşadık: “Kıbrıs Türk halkının kendi efendisi oluşunun 1974’den sonra gerçekleştiğini!”
VE SEN PROFESÖR ETİKETLİ MEHMET ALTAN! Bunları bilmez misin? Bilirsen nasıl söylersin? “Barış Harekâtından önce Türklerin Rumlarla  refah ve saadet içinde yaşadıklarını?
  “Profesörlerin”  bile Kıbrıs Türk halkının Rum saldırı ve mezalimleriyle kıyım kıyım kıyıldığını göremediği, “mücadele yıllarına”  tükürdüğü  bu insafsız ortamda  yine de  bir tesellimiz vardır: “İyi ki Kıbrıs Türk halkı böylesi  “profesörleri” tanımadı, arkasında yürümedi!  Yoksa nice olurdu hali!  
     **********   

    Ne olağan devlet olabildik ne de seferberlik toplumu:  (Her zaman iki cami arasında binamaz kaldık!)
Çözümsüzlükten dolayı büyük ekonomik sıkıntılar yaşadığımız bir gerçektir. ABAD kararları ahkâmında boğazımıza ilmik ilmik sarılıp sıktıkça canımızı çıkartan ambargolardan dolayı büyük sıkıntılar yaşadığımız da gerçektir.  Buna karşın mesela   “kaldırın ambargoları müzakere masasına oturalım” şartını bile koymak gereğini duymayacak kadar “babayiğit”  olduğumuz da gerçektir! 
Anastasiadis bir ayak üstüne AB’ye her istediğini empoze ederken mesela Türk tarafının hâlâ ucu açık müzakereler heyemolasında zaman öldürmesi doğrusu ya büyük kahramanlık olmalıdır,  Türk zaten kahramandır! 
MEMLEKETE BAKIYORUM: Nasılsa demokratik teamüllerde sürdürüp götürdüğümüz seçimlerimiz ve sonucunda kurulan Hükümetlerimiz vardır. Daha göreve başlarken 1974’ten beridir hiç değişmeyen içerikleri ile değişmeyen koşullardaki dosyalar zaten önlerine konmuş olmaktadır:   “Çözümsüzlük, ambargolar, Türkiye’nin parasal katkıları, yerel gelirler ve giderler, yatırımlar, yıllık planlar, TC ile imzalanan Mali ve ekonomik protokoller, AB ile ilişkiler…” En zor görevleri ise Hükümet olarak   devlet oluşu ispatlama zorluğu!” Sonuç: Hangi hükümet  KKTC uçağını havalandırmaya çalışmışsa  yere çaktı!”
Geçtiğimiz hafta Yorgancıoğlu’nun  “icraatlarla ilgili açıklamalarını” didiklerken bunları da düşündüydüm. Vardığım sonuç şudur: “Olağanüstü bir ülkede olağan yönetimle olağan yönetme olamaz!”
İsrail 1947’te Filistin’de devletini kurarken önce “olağan üstü sistemleri” uyguladıydı.  Neydi onlar:
“Filistin sorunundan dolayı nihai barışçı çözüm sağlanamıyorsa şu halde  “seferberlik” devam ediyor demektir!.. Seferberlik toplumu isek şu halde çözümsüzlüğü çözüm kabul ederek kendi kalkınma koşullarımızı kendimiz yaratmalıyız demektir!..  Dolayısıyle bir yandan askeri yönden güçlü olacağız öte yandan bu gücü korumak için ekonomik kalkınmayı gerçekleştireceğiz…” İsrail hâlâ budur…
KKTC’ye BAKALIM. Bir türlü  “seferberlik  toplumu” oluşumuzu kabul edemedik! Bunda  çok partili seçimlerin, o seçimlerde süregelen propagandalarla vaatlerin de etkileri olsa,  sonuçta  “siyasi koşullar”  değişmediğinden “Kuzey’in yapısallığı”  da değişmedi.  Buna karşın   olmadığımız halde hep “devlet”  gibi davrandık! Başarısızlığa tosladıkça da Türkiye’ye kızdık!  “Yok balık tutmasını öğretmemiş,  yok nüfusunu yığmış yapımızı bozmuş, yok kendi şartlarını bize empoze etmiş falan…”  Kısaca başarılarımızı hanemize,  başarısızlıkları da Türkiye’nin hanesine yazdık! 
HÜKÜMETLERE BAKTIKÇA:  Hepsi de göreve mehteranla geliyor, bir süre sonra “teneke” sesleri ile gidiyorlar! Akalarında tek bir “hayırlı seda”  bırakmadan! Bu olağanüstü koşullarda her halde  çok olağan olmalıdır diyoruz!
     **********
Kısaca takıldığım: (Cumhurbaşkanı adaylarımıza baktım)

Cumhurbaşkanları adayları kampanyalarını sürdürüyorlar. Şunun şurasında seçime ne kaldı? Kamuoyu yoklamalarını  falan bir yana koyun.  Ben adaylara bakıyorum. Yeni ifadesi ile  “profillerini” beyinsel fonksiyonumla poker kâğıtları gibi dağıtıp yeniden toparlıyor, yelpaze gibi açıp kapatıyorum…
ÖZERSAY’A BAKIN:  Siyasal Bilgiler mezunu. Savaş sonrasında Bosna Hersek’te Güvenlik ve İşbirliği Örgütü   toplantısında çalıştı.  İngiltere Londra Üniversitesinde Hukuk Fakültesinde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. DAÜ’de öğretim görevlisi oldu. Müzakereler sürecinde Denktaş’ın, Talat’ın,  Eroğlu’nun yanında “önemli görevler üslendi…”
AKINCI’YA BAKIN:  Vakti zamanında Denktaş’ın bile  “yerime hazırladığım”  dediği genç bir politikacı iken başarılı sayılan Akıncı  Lefkoşa Belediye Başkanlığı yaptı. TKP’nin Başkanı oldu. Sosyal ekonomik girişimlerde bulundu. Kısaca Kıbrıs Türk halkının sevdiği bir politikacı.
SİBEL SİBER’E BAKIN:  “Kadın niçin gerilerde, niçin hep dışlanmışlığında” derken işte size politikacı kimliği ile bir kadın. Başarılı bir doktor. Başarılı bir Geçici Hükümet Başbakanı. Başarılı bir Meclis Başkanı. Ve iddiası ile  sürdürdüğü Cumhurbaşkanlığı kampanyasında bir kadın Cumhurbaşkanı adayı…  
EROĞLU’NA BAKIN. İleride de UBP’nin efsane Başkanı olarak anılacak bir parti Başkanı. Uzun yıllar sürdürdüğü Başbakanlığı. Cumhurbaşkanlığı ve ikinci kez Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday bir mücadeleci politikacı.
BU ADAYLARIMIZI BİR ARAYA GETİRİN:  Olmaz tabi!  Ben de bunu söylemek istediydim. Çünkü olabilseydi ve Kıbrıs Türk halkı saflarında ulusal konsensüs içinde  “başarılı insanlarımız” bir araya gelerek KKTC’nin geleceklerini yüklenselerdi şimdi bir  “ulus devlet” olurduk!  Yıkılmaz kale! Ne var ki biz çok demokrat, çok egemen, çok dünyasalız ki muhalefeti muvafığı, alaveresi dalaveresi ile falan, “Avrupa’da bile yoktur bizdeki devlet gibisi!