Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
KıbrısKöşe Yazarları

“Yarın” olmadan yazmak istedim…

Bayram sofraları kuruldu mu? Hep bir ağızdan konuşan kalabalık evler, kimin tatlısı en güzeldi fiskosları, ziyaretler, “bizde neden 9 gün tatil olmadı” serzenişleri, gündeme dair değerlendirmeler… Şu saatler itibariyle artık tamamı yerini tatil sonrası sendromuna bırakacak. Bayramda da çalışanlar için değil belki ama pek çokları için 2 Nisan Çarşamba, bu haftalık Pazartesi’den rol çalacak; adeta istenmeyen gün olacak.

Buraya kadar güzel fakat keyfinizi kaçırmak gibi olmazsa biraz dertleşebilir miyiz? Geride kalan şu 4 günü derin bir nefes; bir ess gibi düşünmekte fayda var. Zira takılıp düşmenin de, bir hamlede geçmenin de, zorla şerle aşmanın da ihtimal dahilinde olduğu bir eşik bekliyor bizi yarından itibaren kapıda.

Söylememe gerek yok, hem Türkiye’de hem de burada hareketli günler yaşanıyor ve daha hareketlileri de bizi beklermiş gibi görünüyor. Orada pek çok kentte, olana bitene ses vermek için Anayasal haklarını kullanan onbinlerin ayak sesi, Lefkoşa sokaklarında da çınlıyor şimdi. Çünkü farklı gibi görünse de, özünde son derece kritik bir süreç yaşanırken Türkiye’de; bir kez daha sancısı, gerilimi, huzursuzluğu geliyor izdüşüm olarak bize de. Nasıl mı? Anlatayım…

Son olarak geçen yıl bu günlerde, İstanbul’daki her iki kişiden birinin oyunu alarak seçilmiş İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ile başlamış gibi görünse de süreç, uzunca bir süredir giderek el artıran, bir yanda “demokratikleşme” dense de demokrasinin kalan son alanlarını da tahakkümü altına alan adımlarını görüyoruz Türkiye’de iktidarın. Aynı süreç bizde de kurulan/kurdurulan hükümetlere, Ankara onaylı kabinelere, ek maddelerinden aylar sonra haberdar olup sürpriz gündemlere düştüğümüz mali protokollere, olaylı kurultaylara, skandallara, külliyeye, krize ve daha pek çok siyasi anomaliye denk geliyor.

Ahmet Davutoğlu ve Mevlüt Çavuşoğlu dönemlerinde yalpalayıp Türkiye’yi söylemden söyleme savuran rüzgarın dinmesi; Hakan Fidan dönemiyle birlikte dış politikada yaşanan gelişmeler, içeride özgürlük, ekonomi ve demokrasi anlamında kaybedilen kanı dış dünya için önemsizleştirdi. Hem II. Trump döneminde ABD, hem Putin yönetiminde Rusya hem de göçmenler ve yeniden silahlanma konularında stratejik paye biçen AB için Türkiye’nin iç meselesi olarak görülen; cılız tepkilerler geçiştirilen bu gelişmeler, içinde yaşayanlar için artık sürdürülebilir olmaktan çıktı.

İmamoğlu’nun tutuklanması ile tepkinin sokağa taştığı bu süreçte asıl mesele; hepimizin gözünden kaçan şey oldu. AK Parti iktidarı muhalefet partileri ve muhalif kesimler tarafından bildiği dilde eleştirilmeye alışık olduğundan, Türkiye’nin eski Türkiye, dünyanın da bildiğimiz düya olmadığı bir dönemde, toplumun geniş kesiminin siyasi olduğu konusunda hemfikir kaldığı hamlelerle, rakiplerini elimine etmeyi adet haline getirdi. Iskaladığımız ise, yalnız bunların değil; aslında gözünü açtığı andan itibaren başka bir iktidar görmemiş, fakat erişimi olan sınırsız mecradan, başka dünyaların mümkün olduğunu görerek büyümüş kitlenin, yani bugünün üniversiteli gençlerinin ses vermesi oldu. Bununla kalmayan gençler, adeta muhalefeti dönüştürdü. Sokakta birbirinden farklı görüşte ve çoğunlukla apolitik olmakla itham ettiğimiz gençler direnirken bir başka şey daha oldu; ana muhalefet CHP’nin genel başkan seçilen ismi Özgür Özel; süreci, sokağı ve farklı kesimleri tek amaç için bir araya getirebilme becerisi ile açıkçası beni ve pek çoklarını şaşırtarak “lider” oldu.

Yani Türkiye’de olmaz denen oldu, bu kez iktidarın marjinalize edemeyeceği; ağzında andımız, sırtında Türk Bayrağı, elinde Mustafa Kemal’in fotoğrafları olan gençler, gelecek tahayyülleri bugün yaşamak zorunda bırakıldıkları gerçekle çok uzak düştüğü için sokağa çıktı. Ana Muhalaefet partisi CHP de örgütlü gücünü doğru kullanıp, sınırlarını aşarak, ekonomik boykottan erken seçim talepli kitlesel eylemlere, elindeki enstrümanlarla son olarak arefe günü Maltepe’de toplanan 2 milyondan fazla insanı, eyleme fiziki olarak katılamayan muhalif kesimleri ve bugüne kadar kedisine oy vermemiş olsa da, yaşananlara ses vermesi gerektiğni düşünen bir kitleyi doğru kodlarla mücadeleye devam noktasına getirme başarısı kazandı.

AK Parti iktidarı döneminde ilk kez örgütlü bir halk tepkisi var şimdi.

Geçtiğimiz hafta Türkiye’de bunlar yaşanırken, 90’lı yılların sonunda 28 Şubat Post Modern Darbesi’ne kanlı canlı tanıklık etmiş benim ve o dönemi yaşayanların hafızasına flash back yaptıran gelişmeler yaşandı bizde de. Önce bir Cumartesi sabahı Disiplin Tüzüğü’nde yapılan değişiklik ile başladık güne, hafta başında konu türbanla orta okul ve liselerde derse girmeye geldi. Sonra tüzük çekildi ama geride toplumun sinir uçlarına basan hadsiz söylemler, yıpranan kurumlar, kişiler ve en çok da istismar edilen kız çocukları kaldı. 28 Şubat’ın “mağdurları”, “ezilenleri” Türkiye’de iktidarda şimdi. Okuduğu bir şiir nedeniyle yargılanan, hapse atılan, siyaset yasağı konan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu ülkede; aldığı %51’in üzerindeki oy ile seçilmiş bir belediye başkanı hapiste. Sadece  O mu? Menajer, sanatçı, öğrenci, siyasetçi, bürokrat pek çok ismi ağırlıyor bugün kapasitesinin 2 katına çıkmış nüfusuyla; Avrupa’nın en büyük ceza infaz kurumu durumundaki Silivri…

Neden yazmak için yarına kadar bekleyemediğimi umarım anlatabilmişimdir. “Bu filmi önceden görmüştüm” mü desem, “Yarın geç olabilir silkelenin” mi kararsızım… Emin olduğum şey ise ülkenin içine girmesi an meselesi olan türbülansı görüp acil konumlanması gereken ilerici, aydın ve takiyeye karşı gelme gücü bulunan tüm kesimlerinin, rozetleri, söylemleri, gündemleri ne olursa olsun “yarın” değil bugün birleşmesinden daha elzem bir gündemi olmadığıdır bu ülkenin.

Çünkü ne yazık ki bayramın ilk gününde ülkemizde verdiği konser sırasında kaybettiğimiz Volkan Konak’ın ölümüne “geberdi kafir” diyenle, cenazemizde sela okunmayacağını buyuranlar farklı bedende aynı beyni taşıyor ve son dönemde bile isteye aramızda gezdiriliyor.

Önümüzde bir seçim süreci var şimdi. “Beka” diye başlayan, başörtüsü ile soslanan bir zeminde kaya kaya yaklaşıyoruz sandığa. Şunu net olarak bir kez daha ifade edeyim ki tarafım belli olsun. 28 Şubat sürecinde üniversiteli kadınlara türbanlarını çıkartmaları için uygulanan zorbalığa; ikna odalarına ne kadar karşıysam, bugün de “inanç özgürlüğü” kisvesi altında, reşit olmayan kız çocuklarının istismarına o kadar karşıyım. Ama belli ki tüpten çıkan macun yerine tekrar konamayacak ve bir kesim tarafından kabuk tutmasına dahi fırsat verilmeden bu yara kaşındıkça kaşınacak.

Bayram mesajları arasına sıkıştırılan “birlikte yaşama”, “inaçlara saygı” kelamlarına değil; bu ülkede yaşayıp kendisi gibi düşünmeyenleri defetmekten söz edebilenlere “sen kimsin bre” diyebilecek liderlere ihtiyacımız var bizim. Oturduğu koltuktan, siyasi ikbalinden öte; kendi gibi düşünmeyenler de dahil, bu ülkenin İngiliz Sömürgesinde bile koruduğu değerlerine dil uzatanlara gözü kapalı cevap verip, bir daha hiç bir densizin buna yeltenememesini sağlayacak makamlara… Cumhuriyet Meclisi’nin damından bayrak sallayanlar mı görmedik, aşağılayıp hiçleştiren söylemler karşısında el etek öpmediği kalanlar mı? O zaman gereği yapılsa, bugün bu cürret gösterilebilir miydi diye düşünmeden edemiyorum şimdi…

Bu yazı yazılırken arkada Muse – Uprising çalıyor. Bilenler bilmeyenlere anlatsın, şarkının sözleri baş kaldırı ve isyan doludur. Şimdi aynı sözler hatırlatılarak boykota katıl çağrısı yapılıyor Türkiye’de bizzat grubun fanları tarafından gruba… Şarkıdan aldığım güçle bir kez daha hem de bağıra çağıra toplum olma bilinci, kollektif hareket diyeceğim ama bunun için sürecin sürükleyicisi liderler ama en fazla yaşanması muhtemel güzel günleri kısa vadede kayıpları olsa da ısrarla isteyecek; mücadele edecek halk gerek. İşte bu nedenle “yarın” olup iş işten geçmeden yapacak  çok iş; verilecek çok önemli bir mücadele; her birimizin kimliğine, işine, statüsüne bakmadan yanımızdakine ısrarla sorması gereken çok önemli bir soru var şimdi: Sen var mısın güzel kardeşim ondan haber ver! “Yarın” olmadan…