Dünyanın en şanslı “Barış Gücü Askerleri” Kıbrıs’ta görev yapanlarıdır! Hatta KKTC’deki Türkiye askerleri de… Asude bir deniz ülkesinde sıradan devlet memurları gibi mesai yapmak üzerine kurulu bir düzen… Hem ne düzen! Nitekim arada sırada yazarım: 1974 Barış Harekâtı sırasında hisarların üzerindeydik ya! Tam karşımızda Serbest Liman’ın giriş kapısı yakınlarında bir manga Barış Gücü askeri üstlenmiş. Yukarıdan seyrediyorum… Temmuz sıcağı her tarafı yakarken adamlar içtikleri biraların kutularından tepecikler oluşturmuşlar! Bizse nohut yemekten kabız olmuşuz, suyumuz bile yok!.. Ve dayanamadığım bir gün nasılsa elime geçirdiğim kuş lastiği ile başladım taş atmaya! Bir iki gün sonra BM’de “Türkler Barış Gücü askerlerine taş atıyorlar” diye Türkiye’ye kınama çıktıydı!
BM’DEN AB’YE ÇAĞRI: İşte “bu Barış Gücü askerlerinin” görev sürelerini yeniden uzatmak için altı aylık faaliyet raporu yayınlandı. İçeriğinde ilk kez Kıbrıs Türk halkının ekonomik dar boğazlardan çıkması için AB’nin uygulamakta olduğu izolasyonların kaldırılması gerektiğine ilişkin çağrı da var…
Haberi işittiğimde “BM sekretaryasından beklediğimiz müdahale bu olmalıdır” dedim. Ki yıllardır “Kıbrıs siyasi sorununun çözümsüzlüğünden AB sorumludur” diyoruz. Nitekim çözüm olmuyorsa bu Anastasiadis’in marifeti değildir. Tam aksine Anastasiadis’in sırtını dayayıp sayesinde güç aldığı AB’dir! Türk halkını ambargolarla sefalete mahkûm ederken hem Güney’i AB’ye üye yazan hem de veto hakkı kazandırıp sorunu çözümsüzlüğe mahkûm eden AB! Bu nedenle geçtiğimiz günlerde Eide’ye sitemde bulunuyor ve adresin “Lefkoşa değil, AB’dir” diyordum! “Git AB kapılarını çal, Rum’un maskaralık haline getirdiği görüşmelerin esbabı mucibesini anlat ki BM Özel Temsilcisi söylediği için belki ciddiye alırlar da kimin suçlu olduğunu da anlarlar!”
KISACA: AB ambargoları kaldırdığı gün Rum tarafının tırnaklık kozu kalmayacağından masaya da döner, çözümü de sağlar…
**********
Ölümler haftası: (Her günün sabahında bir başka acı ile uyandık…)
Hep aynı tecelli! Ya “dönülmez akşamın ufku” olmakta veya “bir namazlık saltanatla” hitama ermekte… Veya bileceksin ki “ağır ağır çıkılan merdivenden” bir gün düşeceksin işte!
Bu haftanın sabahlarına hep böylesi düşüncelerle uyandım! Önce Sadi Kısaer’i kaybettik Mağusa’da. Bizden daha yaşlıydı ama tutun ki birlikte büyüdüktü. Mangal kadar yürek taşır, korku nedir bilmezdi… 1964’te Mağusa Limanı’nda EOKA’ya ait bir sandığın yere düşmesi ile ortaya çıkan “silahları” Rumların şaşkın bakışları arasında hiç tereddüt etmeden arabası ile çekip surlar içine getiren Sadi… Tek kuruşluk haram lokma yemedi. Doksan yaşını aşarken bile hâlâ alın terini akıtırdı ekmeğine…
SONRA: Ve bu haftanın bir sabahı arkadaşım İbrahim Davulcu’nun ölüm haberini gördüm Havadis’te. Hatıralar bir kez daha depreşti. Hafızamın makaraları o geçmişi bir kez daha sardı, bir kez daha geçirdi gözlerimin önünden.
VE DAHA SONRA: Haftanın arasına önce Rauf Denktaş’ın ölümünün 3. Dr. Fazıl Küçük’ün ölümünün 31. yıl dönümleri girdi. Onlar Kıbrıs Türk halkının tarihinden akıp gönüllerinde taht yapmış “ulusal liderleriydiler.” Hem rahmetle andık hem de o günleri yad ettik…
ARTIK BİTTİ DİYECEKTİK! Hafta bitmeden bir haber daha geldi. Benim “İbrahim dayı” dediğim yahut “yangıncı İbrahim efendinin” oğlu Gürsel Güngör’ü kaybettik… Tabii genç kuşaktandı. Hatta ölümüne dek İbrahim efendinin, Gürsel’in babası olduğunu da bilmiyordum… Yeni öğrendim… Yadırgamamak gerekir. Geçmişte küçük Mağusa’da ağabeylerimizle birlikte büyürdük, birbirlerimizi tanırdık. Şimdi her halde biz çok “büyümüş” olacağız, “küçüklerimizi” göremiyor tanımıyoruz! Tabii, İbrahim efendinin ve hanımı Seval teyzenin oğulları olduğunu öğrendiğimde bir başka üzüldüm… Başaran Düzgün’ün de yeğeni tabii… Gürsel Güngör’e Allah’tan rahmet tüm ailesine baş sağlığı dilerim…
BU HAFTA GEÇSİN GAYRI: Yok, ilahi mukadderata isyanım değildir. Fakat biz Küçük toplumuz.. Her ölüm haberi “bir yakınımız gibi etkiler bizi…” Çünkü sevgilerdir üzüntüleri yaratan, insanları sevdikçe üzülürsün işte!
VE İŞTE SON “KAYBIMIZ” NAZIM TURANLI: Tam yazımı Havadis’e postalayacağım bu kez de öğretmen arkadaşım aynı zamanda Cambulat Haberler Merkezi’nde birlikte çalıştığım Nazım Turanlı’nın ölüm haberi geldi!.. Büyüklüğünden sual edilmez ama ölenler yetmedi mi Allahım… (Nazım arkadaş için de elbet yazacağız bir şeyler. Allah rahmet eylesin. Ailesine başsağlığı dilerim…)
**********
Kısaca takıldığım: (Kısır döngüde dön baba oluyoruz!)
Halkın refah seviyesini artırmak üzerine yeni düzenlemeler yapılıyor… Maaşlar yeni zamlarla yeniden ayarlanıyor… Elektrik fiyatları da düşecekti ama Ersin Tatar’a göre petrol fiyatları düşmeden önce Kıb-Tek altı aylık petrol almış dolayısıyla indirim yapamıyor… Hayvancılara süt bedelleri ödendi falan…
Bir şeylerin yapılmaya çalışıldığı muhakkak. Ancak hem yeterli değil, hem “esastan” uzak! Mesela:
Maaşlara zam yapılması olayı belirli bir zümreyi azıcık ferahlatacak ama ne asgari ücret tutsaklarının yaşamlarını aydınlatacak ne de hayvancı, çiftçi, narenciyeci gibi tarım kesimleri ile imalatçılara faydası olacak!
YA NE OLACAK? Bizim “memur” dediğimiz kesimin cebine giren bu artışların ne olacağına bakalım.
Önce paranın kısmı KKTC’nin “süpermarketlerine” akacak…
Diğer bir miktarı da sınır kapılarını geçip Güney’in cebine girecek!
Geriye kalırsa eğer tutun ki bir arabanın ilk taksiti olarak her hangi bir galeriye yatacak…
Veya yaza hazırlık babında ilk dış turlama için bir köşede bekletilecek!
Yahut evladın evlenme parası olacak falan…
BUNUN ADI KISIR DÖNGÜDÜR: Yani Türkiye devlete verecek, devlet de kamu görevlileri ile tarımda ve sanayide faaliyet gösteren sektörlere pay edecek!
Fakat Sigortalılar, asgari ücretliler, düz işçiler eğer kamu görevlileri değillerse bu zamlardan nasiplerini alamayacaklar…
Bu kaderi kırk yıldır değiştiremedik. Nitekim böylesi maaş ayarlamaları memleketin ne işsizliğini ortadan kaldıracak ne de “kalifiye ve düz işçi gereksinimi duyan müesseselere cevap verecek!” Nitekim sanayiden turizme, belediyelere kadar artık çalıştıracak KKTC kökenli düz işçi bulmakta büyük sıkıntı çekiyorlar çünkü yok! İlkokulu bitiren üniversiteden mezun oluyor. Eh, üniversite mezununa da çapa işi yaptırmazsınız ki? Nitekim köyler boşaldı, toprakları ekip biçecek insan kalmadı!
DEMEK İSTEDİĞİMİZ ŞUDUR: Kırk yıldır TC’den destekli pastayı en üst kademelerden en altlara pay ederek “yaşamaya çalışıyoruz.” Ki artık maaşlar yönünden Türkiye’nin de gerisinde kaldık! Asıl sorun ise mesleki kesimler arasındaki gelir dağılımları dengesizliğinin kapanmadan devam etmesi… KKTC “tam bir “devletçilik” hantallığının altında kalmış! Yeni yetişen gençler eğer devlet kapısında iş bulmazlarsa yaşam haklarını kaybediyorlar! Bu gidiş, iyi gidiş değil işte!
































