İyi ki “Ben Cumhurbaşkanı olursam hayvancının çiftçinin üretimlerinin bedellerinin anında ödeneceği, teşviklerin günü gününe yapılacağı bir sistem kuracağım” demediler! Çünkü artık kesinlikle şu kanaate varılacaktı. “Bu adaylar Cumhurbaşkanlığı’nın yetki ve sorumluluklarını bilmiyorlar!”
Nitekim bir süre önce o makamda oturduğu için ne olup ne olmadığını iyi bilen Cumhurbaşkanı Eroğlu da adayların dikkatini çekerek şöyle dediydi: “Cumhurbaşkanlığı adaylarının bazıları sanki hükümet başkanı olacaklarmış gibi sözler vermektedirler!”
Ve aklıma Denktaş geldi: Cumhurbaşkanlığı’na aday olduğu her seçim arifesi kampanyalarında Kıbrıs siyasi sorununun ötesinde bir söylemi olmazdı. Oklarının hedefinde her zaman Rum tarafı, BM, AB vardı! Ve her zaman Türkiye’ye “Anavatanım” derdi… Tabi onun bu tutumu kendine özgü misyonundan kaynaklı bir “liderlik” duruşuydu… İlle de şu andaki adayların kendilerini sadece “müzakereci” pozisyonuna sokmalarını beklemek insafsızlıktır. Buna karşın yeri geldi Cumhurbaşkanlığı yetki ve sorumluluklarına bir daha göz atalım.
CUMHURBAŞKANI’NIN YETKİ VE SORUMLULUKLARI: (Madde 102) (1) Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla devletin ve toplumun birliğini temsil eder. (2) Cumhurbaşkanı Cumhuriyet Anayasası’na saygıyı, kamu işlerinin kesintisiz ve düzenle yürütülmesini ve devletin devamlılığını sağlar. (3) Cumhurbaşkanı Cumhuriyet Meclisi adına Cumhuriyet Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlığı’nı temsil eder. (4) Cumhurbaşkanı bu Anayasa ve yasalarla kendisine verilen diğer yetkileri kullanır ve görevlerini tarafsız olarak yerine getirir.
CUMHURBAŞKANI’NIN SORUMLUĞU VE SORUMSUZLUĞU: (Özetle aktarıyorum.) (madde 103) “Cumhurbaşkanı görevleri ile ilgili işlemlerinden sorumlu değildir. Cumhurbaşkanı ile birlikte imzalanan kararnamelerden imzası bulunan Başbakan ve ilgili bakanlar sorumludur…”
Ve devamla Cumhurbaşkanı’nın vatan hainliğinden dolayı Yüce Divan’da nasıl yargılanacağı vesaire maddeleri vardır… Veto hakkı, genel seçimlerden sonra hükümeti kuracak bir parti başkanını görevlendirmesi gibi bildik ve rutin görevleri dışında da Cumhurbaşkanı görüldüğü gibi devletin ne yürütmesidir ne de icracısıdır! Sadece “Anayasal yetkileri içinde koruyucusudur!” Dolayısıyla Meclis’in üzerinde değildir çünkü “karar mercii” değildir.
BUNA KARŞILIK: Kıbrıs siyasi sorunu devam ettiği sürece Cumhurbaşkanları müzakereler ve bu konudaki uluslar arası ilişkiler çerçevesinde her zaman birinci derecede yetkili ve sorumlu olmaya devam edeceklerdir…
**********
Sadece hayvan besicileri ile süt üreticileri değil (Artık KKTC’de tekerlek kimseler için dönmüyor!)
Bundan bir süre önce tesisinde hatırı sayılır üretim kapasitesi ile çalışan bir hellim peynir üreticisi ile konuşuyordum. İşler nasıl dedim, hayıfla boynunu büktü! “Üretir satarık oğlum ama para almayık! Hele da Türkiye olursa. Hellim ihracatımız güzel. Ama gönderdiğimiz hellimlerin parasını Allah inandırsın bazen bir yıl sonra alırık, bazen alamayık, neler çekerik nelerrr!”
Hep aynı sorun. Nitekim eylemleri ile Lefkoşa’yı ayağa kaldıran hayvan besicileri de ayni dertten şikâyetçi. Sütlerini SÜTEK’e yani Süt Endüstrisi Kurumu’na satarlar fakat paralarını alamazlar…
Pekala Neden SÜTEK gününde ödeme yapmaz? Onlar da şikâyetçi. Sütleri tesislere satıp dağıtırlar ama o tesislerden gününde paralarını alamazlar… Alamadıkları için de SÜTEK’e ödeme yapamazlar.
Pekala neden süt imalatçıları aldıkları sütün parasını vermezler? Yukarıda yazdık. Çünkü onlar da sattıklarının bedelini gününde alamazlar!
TEKERLEK DÖNMÜYOR: Sütte “soğuk zincir” olayını başardık ama o sütü fabrikalarda mamul hale getirip çarşı pazara sürdükten yahut ihraç ettikten sonra bile parasal bedellerinin süt üreticisine dönmesini beceremedik! Nitekim Hoca da yumurtanın düzinesini beş kuruşa alır sonra döner dört kuruşa satarmış! Bu nasıl satış Hoca efendi diye soranlara da “dostlar alış verişte görsünler” dermiş!
Aslında memleketin ahvali budur! Bizzat Hükümetin kendisi bile “iş yapamayacak” duruma düşmüştür. Kaldı ki kurumlar kurtarsınlar kendilerini!
MADALYONU ÇEVİRİYORUZ. Gazeteci refiklerimizin yorumlarına da baktığımda anlıyorum ki “devlet müthiş bir para sıkıntısı içindedir…” Memlekete baktığımızda iş insanları burunlarının ucuna kadar borca batmışlardır. Bu konuda Merkez Bankasının yaptığı açıklamadan öğreniyoruz ki Tahsili gecikmiş yani “tasfiye halindeki borçlar” on bir ayda daha da artarak 873 milyon liraya ulaşmıştır! Tam bir düşüş!
O kadar ki daha dün haberlerde yansıyordu: “Din Görevlileri Sendikası” koşullarının iyileştirilmesi için bugün uyarı eylemi yapacaklar… Kısaca diyoruz ki eğer toplumun en muti insanları olması gereken din görevlileri bile eylem yapmak zorunda bırakılıyorlarsa durumlar vahim demektir!
PEKALA ÇARE: Dün “devlet iki kanatla uçar” dediydim. Birisi “adalet” yani “hukukun üstünlüğü” ise öteki devlete inançla katılacak “ruhtur.”
Yazık ki kırk yılı “hukukun üstünlüğü” yerine popülizm, partizanlık ve rant ekonomisi ile geçirdik! “Ruh” yerine de devlete inançsızlıkla güvensizliği koyduk! Oysa bu devlet 1974’ten de önce oluşurken işte sözünü ettiğimiz o ruhu olan bilince sahipti…
Yine de yitirilen bu “toplumsal değerlerin” arkasından ah vah etmek zamanı değildir. Zaten bunun için “Pekala çare” dedikti! Çare Ankara’dadır! Bu adada nasıl bir Türk halkı murat ettiğini, bu halk ile nasıl bir siyasi sonuca gitmek istediğini bilmiyoruz! Ancak devasa kumar otelleri ile Kıbrıs Türk halkının sosyo ekonomik kaderini kurtarmak mümkün değildir! Ki o otellere rağmen reel turizmin “t”sinden söz edilemez!
KISACA: KKTC’nin çözüme de ihtiyacı vardır başta turizm olmak üzere ekonomik kalkınmaya da ihtiyacı vardır… Siyasi soruna yönelik müzakereleri geçin! Onlar hiçbir işe yaramaz! Önce kendi evimizin dirliğini sağlayalım. Bunun için de “KKTC-TC hükümetleri müzakerelere başlamalıdırlar!” Ki her zaman yazdığımız gibi “kuş mu yoksa deve kuşu mu olduğumuzu anlamak için!”
**********
Kısaca takıldığım: (Barışa çözüme hasret kaldık)
Bir süre önce Davutoğlu, Edirne’de sınırı geçerek oradaki asker ve görevlilerin Noellerini kutladıydı. Geçen gün de Yunanistan Başbakanı Samaras Kapıkule Sınır Kapısı’ndan geçerek Türk asker ve görevlilerin yeni yıllarını kutladıydı…
Bu haberi izledikte anında duygularımda bir ışığın çaktığını, bir sevinç dalgasının varlığımı yaladığını hissettim. Hani insan bazen kendini kabına sığamayacak kadar dolu hisseder, heyecanla titrer ya, öyle bir şey işte…
Çünkü bu tip ilişkiler Türkiye ile Yunanistan arasında hasretini duyduğumuz “davranışlar.” Birbirlerine uzanan eller, Başbakanlık düzeyinde hem de sınır kapılarında kutlamalar… İki komşu, iki dost ülke…
Keşke KKTC ile Güney arasında da öylesi sürprizler olsa. Bir Bayram sabahı Anastasiadis sınırdan çıkıp geliverse, Saray’a uğrayıp Eroğlu’nun bayramını kutlasa… Ve bir sabah Eroğlu Güney’e geçip mesela Anastasiadis’in paskalyasını kutlasa…
Böylesi dostluk gösterilerine hasret kalmışız. Barışa çözüme hasret kaldığımızca…
































