21 Aralık 1963 “Kanlı Noel”ini Hüseyin Ekmekçi’ye anlatan Şemsi Kazım Erkman’ın bu “anlatımlarını” Havadis Gazetesi kitaplaştırır umudundaydım… Hem olayı dönemin liderlerinden biri olarak yaşayan Erkman’ın “doğrularından” öğrenmek hem de Türk halkının bu adadaki varlığını korumak için nasıl mücadele ettiğinin tarihi bilincine varmak için…
KALDI Kİ: Bu tarihi gerçekleri öğrenmek ne şoven duyguları bilemek olacaktır ne de Rum komşularımızı rencide etmek amacını taşıyacaktır… Sadece bu adada iki komşu olarak yaşamak zorundaysak, eteklerimizdeki tüm taşları önümüze dökmek gibi bir amaca hizmet edecektir. “Duygu ve düşüncelerimizi vicdan sızılarından arıtıp geleceklere “ak pak” yürümek için!” Aynen Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaptığı gibi! “Affet fakat unutma” dediği gibi…
OYSA HER İKİ TARAF DA NE YAPIYOR? Türk tarafı 1963, Rum tarafı da 1974’ü “anarak ve hatırlayıp hatırlatarak” birbirlerini “işgaller, katliamlar, jenosit hareketleri, gasp etmeler, tecavüzlerle suçluyor ve ekliyorlar: “Asla unutmadık!” Niçin? Çünkü henüz kimseler günahlarından arınmadı! Kimseler yaptıklarından dolayı yargılanmadı! Mahkûm olmadı! Yani KKTC de bir Nürenberg Mahkemesi kurulmadı! Balkanlardaki gibi cezalandırılan Miloseviç örnekleri yaşanmadı… Kısaca Kıbrıs halkı “kanlı hatıralarının kanayan yaralarından kurtulmak için detoks yapmadı! Sadece birbirini suçladı! Ve en çok da Türk tarafı suçlandı! Öyle olması olağandı çünkü sittin senedir bu adada olayların 1974 de Türkiye işgali ile birlikte başladığı senaryosu sahnelendi! Hem de Kuzey Kıbrıs’tan destekli oyuncuları ile! Ne Avrupa ne Amerika ne BM “niçin 1974 Barış Harekâtı’na gelindiğini” sorgulamadı! Kimseler Türklerin kurşunlanarak toplu mezarlara gömüldüklerini görmek istemedi! Kimseler 1958’lerden beridir Rum’un Türklere yönelik Akritas planları ile tertiplenmiş korkunç saldırı planlarını hatırlamak istemedi!
İŞTE ŞEMSİ KAZIM ERKMAN BUNLARI HATIRLATIYOR. 21 Aralık 1963 Kanlı Noel’ini yani Rumların nasıl Akritas planı kapsamında Lefkoşa’da Türk bölgelerine saldırıya geçtiğinin, Eğer Rumlar bu saldırılarında başarılı olup Lefkoşa’ya girselerdi Türk halkını nasıl kıyım kıyım kıyacaklarının, zaten kıydıklarının, felâketin eşiğinden nasıl dönüldüğünün tarihi olaylarını anlatıyor… Bugünün gençleri eğer yarınlarını kurtarıp bu adada barışçı bir çözüm istiyorlarsa “dünü” sorgulamalı ve “doğruyu” öğrenmelidirler…
**********
Kısaca takıldığım: (13. maaşlar çarşı pazarın velinimeti olmaya devam ediyor!..)
Bazı sorunların kronikleştiğini ispat etmek kaygısından olmalı. “Yıllardır yazıp söylüyoruz” demek zorunluluğunu duymamdan ben de hoşlanmıyorum! Lafazanlık oluyor!
Fakat gel de “KKTC’nin çarşı pazarını kamu görevlilerinin maaşları ayakta tutmaktadır” iddiasına “lafazanlıktır” de! Aylardır bu çarşı pazarın, “memurun öğretmenin, sigortalıların, polisin 13. maaşlarını beklediğini ve her yıl böyle beklemekte olduğunu gel de yazma!
Nitekim yıllardır bu gerçek değişmedi yine devam ediyor… Ve biz de yıllardır “bu gerçek değişmediği” için ayni iddiayı tekrarlıyoruz: “Kıbrıs Türk halkının çarşı pazarını Kamu Görevlilerinin maaşları beslemektedir!” Ne demektir bu:
KKTC’nin kamu görevlileri hâlâ imtiyazlı sınıflı kaymak tabaka olmaya devam etmektedirler!
Hâlâ en çok maaşı alan kamu görevlileridirler.
Bu gerçek de ispat etmektedir ki özel sektör gelişmemiştir!
Dolayısıyla gelişmeyen özel sektör her yıl kamu görevlilerinin 13 maaşlarını gözlemekte, kampanyalarını da bu kesime yönelik yapmaktadırlar!
Nitekim bu yıl da 13. maaşlarla maaşların ödeneceği müjdeleri verilirken gerek siyasiler gerekse medya “çarşı pazarı” işaret ederek “bereketten” söz etmişlerdir…
Eğer her yıl bu “13. maaşlar” ödemeleri, değişmeyen bu düşünce ve değerlendirmelerle karşılanıp iltifatlara mazhar oluyorsa, demek ki memleket de her yıl değişmeden yine “değişmemek” kaydı ile bir yeni yıla girmektedir!
ŞU HALDE: Hükümetlerin değişmesi memleketin değişmesi demek değildir! Hükümetler gelir gider ama memleket “ayni” kalır!
Bir de KKTC’ye eften püften diyordunuz! Hükümetleri bile çatır çatır yiyen bu devlet eğer “değişikliğe” uğramadan her yıl geldiği gibi gidiyorsa gurur duymalısınız: Şöyle ki “var mı dünyada böylesi “sağlam yapılı devlet” sahipliğinden dolayı!
**********
Malul Gazimağusa (Bu kez de “marinasından” baktık!)
Mağusa’da yaşarken sorunlarına bigâne kalmak tabi ki mümkün değildir. Nitekim 1974 harekâtından sonra Mağusa gözümüzün önünde büyüdü, gelişti, semizleşti ama uçamadı! Bu kenti KKTC’nin “ikinci kenti” yapmak mümkün olmadı! Ne Limanı ne de DAÜ’sü ile! Ne şimdilerde batıp giden futbol kulüpleri ne de Kıbrıs’ın en güzel halk plajına sahip oluşu ile! Ne Kıbrıs’ın en büyük tarihi eserlerine sahipliği ne de yeni ve modern bir kent oluş sancılanmaları ile! Hatta KKTC’nin en büyük gettoları bu kentte olduğu halde Mağusa’ya renk ve hava katamadılar! Artı başında bir de Maraş gibi “belâsı” vardır!
BUGÜN DE MAĞUSA BAŞI BÜKÜK BİR YETİMDİR! Koşmak ister koşamaz, uçmak ister uçamaz… Mesela şu “balıkçı barınağı!” Yahut “marina! Veya Tersane ile limanın rıhtımı arasında sıkışmış bir garip koy!
Geçtiğimiz günlerde KKTC Balıkçılar Birliği Başkanı Kemal Atakan bir açıklama yaparak “devlet mazot ve balon balığı destek paralarını hâlâ ödemedi” diyordu… Ve bir takım önerilerde bulunuyordu: “Küçük ölçekli balık avı ve ithalinin önüne geçilmelidir… Kaçak avcılık önlenmelidir… Balıkçı barınağı yetersizdir… Mağusa limanına 1974’den beridir çivi çakılmamıştır…”
Hepsi de doğrudur! Artı, artık “balıkçı barınağı” yahut “marina” olarak adlandırılan o koy çoktan amacından saptırılmış, üst üste yığılan balıkçı ve “özel mülk sandallar” panayırı haline gelmiştir! Balıkçılık da tabi ki hak getire! Nitekim o Marinada yüz sandal varsa balıkçılık yapanı on kişiyi geçmez. Ötesi sandal sahipleri ya amatördürler yahut deniz sefasındadırlar!
KISACA: Mağusalı denizle buluştu” denilmesine karşın, girişine İngilizin EOKA dönemlerindeki barikatları gibi inip kalkan ve ancak özel kartı olanların geçebildiği kapısı ile bu marina tutun ki “malul Gazimağusa’nın pür’i melâlini söyleyen” ibretlik örneğidir! Yani ne ise o Marina ve görünümü ile pejmürdeliği, odur Mağusa! Tabii ekleyeyim: Bu durumun Belediyesi ile tırnak kadar ilgisi yoktur… Her yerde olduğu gibi çıbanın başı yine “devletin” bizatihi kendisidir. Bunun nedenlerini de yazmaya devam edeceğiz…
































