Çocukken “Pirili” oynardık ya… Önceleri sadece saydam camdılar. Sonra renklileri çıktıydı. Cebimizde bir düzine pirili de olsa onlardan biri “anaçtı!” Karşımızdakinin Pirililerini hep o “anaç Pirili” ile vurmaya çalışırdık.. Ve çoğu zaman birbirlerimizin “anaçlarına” göz diker “ben sana üç Pirili vereyim sen bana anacı ver” pazarlığı yapardık… Artık kim kimi kandırırsa! Sonuçta cebindeki Pirilileri eksilen de üzülürdü, “anaç pirilisini” kaybeden de üzülürdü! Çünkü pazarlık “kaybetmek” üzerineydi!
ŞİMDİ “KAZAN KAZAN”DİYORLAR! Yani hem Rum tarafı verecek kazanacak hem Türk tarafı verecek kazanacak! Yahut: Hem Rum tarafı hem de Türk tarafı kaybedecek! Ben ne olursa olsun diyorum: “Olası bir çözümde bir taraf çok üzülecek!”
Bu yargıya neden vardım? TC Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Venizelos tutun ki o çocukluğumuzun “kandırmaca yutturmaca” pazarlığına giriştiler! “Hadi hep birlikte Kıbrıs’a gidelim, Türk ve Rum taraflarına geçelim, Anastasiadis’i ziyaret edip geçmiş olsun diyelim… Ve şu hidrokarbon yatakları konusunu da tatlıya bağlayalım…”
Bunlar iki Bakan arasında Selanik’te yer alan 31. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Toplantısında olagelen ve basına yansıyan konuşmalardı. Venizelos böylesi bir yakınlaşmaya sıcak bakarken Rum tarafı Çavuşoğlu’na yönelik, “eğer çok canın istiyorsa aha Larnaka Hava alanı. Güney’in Rum kapısından geçersen bir şeyler düşünürüz” dedi! Yani “sen beni peşin peşin tanı” demek istedi…
BİR İŞE YARAYACAĞINI BİLSEK! Ve gerçekten barışçı çözüme hizmet edeceğine inansak!.. Varsın Çavuşoğlu Larnaka’dan giriş yapsın diyeceğiz! Oysa sorun “hangi tarafın hangi kapıdan gireceği değil, “fırsatı” eline geçirmiş Rum tarafının adanın tek egemen devleti olduğu iddiasındaki Güney Rum Yönetimini tanıması dolayısıyla TC Dışişleri Bakanının bu teklifini “devletlerarası bir resmiyete” sokmak istemesidir…
ZATEN: Hemen ardından da Rum’un şu önerileri gündeme gelecek:
Hemen Münhasır Ekonomik Bölgemden Sismik Araştırma ve iki Savaş gemisini çek!
Hemen Ankara Anlaşmasına uygunluğunca limanlarını Rum gemilerine aç!
Hemen müzakerelerdeki uzlaşmaz tutumunu terk etmesi için Eroğlu’na uyarıda bulun, inisiyatifi ele al…
Hemen “iyi niyet” gösterisinde Maraş’ı iade et bir miktar askerini geri çek.
BUNA KARŞILIK ÇAVUŞOĞLU NE İSTEYECEK? Rum’un AB’de ilerleme Başlıklarının açılmasına koyduğu vetolarını kaldırmasını… Gazın TC üzerinden borularla geçirilmesini, Türk tarafı ile paylaşılmasını… Hemen müzakerelerin başlamasını…
Devam etmeye gerek var mı? Bütün bunlar “Kıbrıs adası siyasi sorunu” nedeniyle gündemdedir. O müzakerelere geçildiğinde neyi çözerseniz çözünüz, nerede uzlaşırsanız uzlaşınız, başa dönersiniz! Yani adanın Türkler ve Rumlar tarafından paylaşılması olayına! Ve gerçeğe toslarsınız: “Rum tarafına aslan payını verir çoğunluğuna dayalı federal sistem oluşumunu kabul ederseniz…” Eh! Belki çözüm olur ama onun da ne kadar yaşayacağı belli olmaz!
**********
“SARMIŞ KKTC’NİN AFAKINI BİR DÛD’İ MUANNİT. (HÜKÜMETİN BU KÖTÜ HAVADAN KURTULMASI GEREKİR!)
1974’den sonra ne zaman Meclis’te “Yıllık Bütçe” tartışmaları başlardı, günlerce ve her oturumunu değerlendirerek “Köşemizden” ayazlatırdık.. Çok önemserdik bütçe görüşmelerini… Çünkü iktidar muhalefet hesaplaşmaları yaşanır, sorunlar bircik bircik neşterlenirdi…
Artık ne öylesi ciddi tartışmalar yapılıyor ne de heyecan yaratıyorlar! Üstelik ve galiba, bizatihi “Meclis”in bile umurunda olmuyor! Mesela benim bu 2015 yılı bütçe müzakerelerinde aklımda kalan tek olay “Maliye Bakanı Zeren Mungan’ın iki üç yıl sonra artık kamu ödemelerini kendi kaynaklarımızla sağlayabileceğimize” yönelik ironik müjdesiydi!” Arada bir ses daha çıktıydı: Tel-Sen “Telekomünikasyonun iyileştirip geliştirilmesi için bütçeye yine yeterli “paranın” konmadığından” şikâyet ediyordu… Kısaca 2015 Mali Yılı Bütçe Tartışmaları soğuk geçiyor! NEDEN? Yorgancıoğlu hükümetine gelirken zaten KKTC’de “iktidar erki” çoktan yaralandıydı! Çünkü siyasi iradeyi elinde tutan iki büyük siyasi parti “UBP ile CTP” Olağan ve Olağanüstü Kongrelerinde bir yandan kendi iç hesaplaşmalarını başlattılardı öte yandan kendilerini yenilemek için bünyelerine botoks yaptılardı.
Ne UBP’de tuttu ne de CTP de! Bunun bir nedeni “bir türlü maya tutmayan” DP-UG ile CTP-BG Koalisyon hükümeti ise bir nedeni de parça körçe olan UBP’nin muhalefet gücünü de kaybetmiş olmasıydı.
Nitekim bir mim koyun: Bu nedenledir ki UBP’nin muhalefet işlevi zayıflarken Sendikalar hem ana muhalefet görevini yüklendi hem de Koalisyon Hükümetini muhatap alarak ana muhalefet konumuna geçtiler! Ve ne oldu? Hükümet hiçbir şeyden çekmedi sendikalardan çektiği kadar!”
Öte yandan: Yorgancıoğlu, Koaliasyon Hükümetinde bir kadro hareketi oluşturamadı. Oysa (kişisel görüşüm de olsa) elinin altında çalışkan ve ellerinden geleni yapmak için çırpınan bir “Bakanlar kadrosu” vardır… Buna karşın Yorgancıoğlu hem bu “ekiple” ile “Kadro hareketi” yaratamadı hem de Serdar Denktaş’ın taktığı çelmelerinden dolayı sorunların içinde yuvarlanıp yara bere içinde kaldı!
DAHASI. Yorgancıoğlu bir yandan da CTP genel Sekreteri Kutlay Erk’le eski Genel Sekreter Akansoy’un ikili presi arasında sıkıştı! O kadar ki TC ile imzalanan Reformlar Paketini” CTP’nin “Devletçilik” görüşü uğruna harcarken, mesela “KKTC’nin askersizleştirilmesi” gibi absürt bir konuyu “gönlünün isteği” olarak açıkladı, Başbakanlık yetki ve sorumluluğunu “sorumsuzluğa” tahvil etti! Yani Başbakan iki arada bir derede kaldı! Özellikle Serdar Denktaş’ın başına buyruk “işleri” nedeniyle!
MECLİS’E YÖNELİK İLGİSİZLİK: Kısaca örneklediğim Hükümet cephesindeki bu olaylar, halk katlarında dağılma ve panik yarattı! Bıkkınlık ve devlete güvensizlik tavan yaptı! Ve KKTC’yi “sisli puslu” karamsarlık havası sardı! KKTC bu “kötü havadan” nasıl kurtulur bilemeyiz. Fakat artık erken seçimlerin de bir çare olmadığını görüyoruz! Çünkü her gelen gideni aratıyor! Dolayısıyla dönüp dönüp hayıflanıyoruz: “Neydi o eski Meclisler” diye!
**********
Kısaca takıldığım: (Şu uyuşturucu belası!)
Uyuşturucu yine gündemde. İki gencimizden biri uyuşturucu nedeniyle ölürken diğerinin durumu ciddiyetini koruyormuş. Kısaca dozu kaçırmışlar komaya girmişler, biri ölüverdi. Yazması söylemesi kolay! O ana babanın, yakınlarının yüreklerinde bıraktıkları acıları kim yok edebilir ki artık!
Şimdi bu satırları yazarken bir yandan da gözümün önüne getiriyorum: Bugün (dün) gazetelerin manşetlerinde çıkan bu feci olay yarın yorumları, yeni haberleri ile devam edecek… Yine fotoğraflar yayımlanacak… Cenazede ağlayanların sel olan göz yaşlarından söz edilecek… Hatta bu gençler uyuşturucuyu nasıl tedarik ettiler sorgulaması yapılacak… Tabii ki basının görevidir bunlar… Fakat: Tıpkı trafik kazaları, çevre pisliği gibi! Tıpkı gitgide daha gerilere düşen eğitim öğrenim olayı yahut sağlıkta bir türlü üstesinden gelinemeyen ciddi sorunlar, insanları zehirleyen sebze meyvelerdeki kimyasal kalıntılar gibi! Tıpkı çözülmedikleri için ortalarda kalakalmışlıkları ile bekleyen sorunlar gibi… Uyuşturucu sorunu da üç dört günlük gündeminden sonra, yeni yeni gençleri, insanları zehirlemeye devam etmek için kendi alemine dönecek!
OYSA: Yıllardır söyleyip yazıyoruz: Uyuşturucu sadece polisiye bir vaka değildir! Eğitimin, Sosyal Hizmetler Dairesinin, Belediyelerin, Kaymakamların, STÖ’nin, sendikaların da sorunudur! Hiçbir devlet salt polisiye tedbirlerle çözemez uyuşturucu belasını! Çözüm “ailelerin içinde başlamalıdır!” Bir daha yazıyorum: “Çözüm ailelerin içinde başlamalıdır! (Bu sorunu yazmaya edeceğim.)
































