Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Orta Doğu kaynarken: (Tüm kaynatanlar toprak ve egemenlik hakkı istiyorlar. Rum da Kuzey’i!)

Rum tarafının masadan kaçma nedenini Türkiye’nin bir savaş gemisi koruyuculuğunda sismik araştırma gemisi ile Rum’un Münhasır ekonomik bölgesine girdiği iddiasına bağlamak mümkün değildir. Bu müzakereleri kesintiye uğratmak için bulduğu bahanesidir! Çünkü olaylar geliştikçe anlıyoruz ki kara suları dışında ulusların “burası benim münhasır ekonomik bölgemdir” diyerek denizlere egemenlik koyup sınırlarını çizmesi mümkün değildir! Nitekim BM’ler Kıbrıs temsilcisi Eide de Rum tarafının bu garip tutumuna şaştığı için olacak bu konuda şöyle demiştir: “Hidrokarbonlar tüm adanındır. Münhasır Ekonomik Bölgeler kara suları parçası değildir. Savaş gemileri de dahil herkes girebilir…” Bu kadar yalın gerçeğe karşın Anastasiadis’li Rum tarafı ile Samaras’lı Yunanistan MEB dedikleri ve şimdilerde yine Mısır ve İsrail’le oturup sınırlarını çizme girişimlerinde bulundukları alana neredeyse Yunan bayrağı dikip burası Helendir Helen kalacaktır havaları atıyorlar!
NEDEN? Çünkü Türkiye hem içte hem de dışta en sıkıntılı dönemini yaşıyor! Bir yanda IŞİD’e karşı Amerika tarafından silahlandırılıp yeniden organize edilen Kürt Demokratik Partisi PYD, öte yandan Güneydoğu’da artık açık seçik özerklik isteyen HDP, Öcalan ve Kandil’deki Karayılan destekli Kürt ve PKK! Ve tabi öteden beri kayırılan İsrail! Suriye ise ne olacağı belirsiz geleceği ve bir buçuk milyon göçmenini Türkiye’ye yığmışlığıyla bir başka büyük sorun!
RUM TARAFININ POLİTİKASI NEDİR? Bu gelişmeleri günlük haberleri izleyen her insan zaten biliyor! Ancak bu soruya ne kadar doğru yanıt verildiğini bilemiyoruz: “Bölgedeki türlü çeşitli ve kanlı olaylar gelişirken Rum tarafının ve Yunanistan’ın politikası nedir?”     Her halde “ben gazımı çıkarayım ötesi vız gelir tırıs gider” rahatlığı ile basit politika hesapları değildir. Çünkü Rum için asli sorun hidrokarbon yatakları da değildir! Kıbrıs sorunudur ve bu sorunu lehine bir çözümle sonuçlandırana kadar uğraşacaktır.
İŞTE KKTC’NİN UMURUNDA BİLE OLMAYAN BÜYÜK SORUN DA BUDUR: Çünkü:         Rum çözüm istemediği için masadan kaçtı demek başkadır, Rum masada istediği çözüme ulaşamayacağını anladığı için masadan kaçtı demek başkadır!
O zaman ikinci yargıyı doğru değerlendirmek için sormak gerekir. “Rum tarafı nasıl bir çözüm istiyor?” Sakın ola “Kuzey’deki Türk halkı ile kardeş kardeş ve yan yana birleşik federal bir Kıbrıs statüsünde ve siyasi eşitlik ilkelerinde yaşamak istiyor” demeyin! Öyle olsaydı sorun masada çoktan çözülürdü!
Fakat: “Bizimkiler” için Rum’un neleri istediği önemli değildir! Önemli olan kendi söylem ve düşünceleridir onu da şöyle ifade ediyorlar. “Çözüm isteriz!” Çözüme ulaşılmayınca da Türk müzakerecilerini suçluyorlar!
BİR DAHA TEKRARLAYALIM. Ortadoğu’da şu anda Kürdünden Arabına, Yahudisinden Alevisine, Aceminden El Kaidesine, Sünnisinden El Nusrasına kadar tüm ırksal ve dinsel kökenli devletlerle aşiretler, terör örgütleri ile çeteciler hep şunu istiyorlar! Bölgedeki topraklara konup egemenliklerini kurmak! Güney Rum Yönetimi de açık ve seçik yazıyoruz “Kuzey’i istiyor!” Hem toprağı hem de üzerine sereceği yönetim erki ile!         

**********       
Bu devlet gelirleri ile kendi memurumuzu ödememiz mümkün değildir

Şimdi hatırlayamıyorum ama bu lafı çok işittiğimi biliyorum: “Hedefimiz en azından kendi memurumuzu Türkiye’ye muhtaç olmadan kendimizin ödeyeceği bir duruma gelmektir!”
Baktım geçtiğimiz gün Maliye Bakanımız Zeren Mungan da 2015 Mali Yılı Bütçe Tasarısı görüşülürken benzer temennilerde bulunuyor. Ve diyor ki “hedef sürdürülebilir Kamu finans dengesinin kurulması en azından maaşları Türkiye’ye ödettirmeyecek bir mali disiplinin yaratılmasıdır.”
Zaten öylesi bir duruma geldiğimizde üç yüz binlik nüfusumuzla zil takıp oynarken, bu büyük başarıyı kutlamamız gerekir diyorum… Oysa heyhat! “Nerde o günler” demeye devam ediyoruz!
NEDEN Mİ? Gene döndük aynı soruna tosladık. Hani sendikaların “göç yasası” olarak topluma da kabul ettirdikleri ve “eşit işe eşit ücret” prensibinden hareketle 2008’de yasalaşan Tek Sosyal Güvenlik Sistemi’ne rest çekmeleri olayı var ya!
İşte o “Sosyal Güvenlik Sistemi” şu sıralarda Mungan’ın da seslendirdiği, “kendi kamu görevlilerimizi kendi bütçemizle ödeyeceğimiz bir reformist düzene geçişimizi” amaçlıyordu…        Yani “Tüm işçiler, kamu görevlileri, özel sektörde çalışanlar eğer isterlerse kendi namına işi olanlar kısaca tüm “çalışanlar” Sigorta ve İhtiyat Sandığı kapsamına alınacaklar, tüm gelirler tek bir havuzda toplanırken giderler de o havuzdan çıkacaktı.”
Fakat yasa geriye dönük olmadığı için uygulaması belki yirmi yılı bulacak kadar uzunca bir süreyi gerektirecekti. Buna karşılık yeni yasa ile işe alınanlar TSGS kapsamında olacaklardı.
CTP iktidarının büyük başarısıdır dediğimiz bu reform kokulu yasa yürümedi. Nitekim Öğretmenler sendikaları “eşit işe eşit maaş” diyerek yollara çıktıklarında yeni göreve alınan öğretmen, memur, doktorların, falan, “maaşlarının 2008’den önce işe alınanlarınki kadar olması için mücadeleye girdiler…
Haklı mıydılar? Uygulama safhasında ortaya çıkacak sorunları TSGS çıkmadan düşünmek gerekirdi. Belki yasa doğruydu ama “vicdan sızlatıyordu!” Çünkü yeni yasa ile işe başlayan bir doktor galiba iki bin küsur TL maaşa layık görülüyor, bir öğretmen asgari ücrete mahkûm ediliyor… Aynı evsaftaki eski “kamu görevlileri” ise kat be kat fazla maaş çekiyorlar…”
GELİRİ OLMAYAN DEVLET: Öte yandan her ay seksen bin çek dağıtılıyormuş! Pekala gelirler? Açık seçik biliniyor: Vergi alınamıyor, alınması için köklü tedbir de alınmıyor! Ne denetçiler artırılıyor ne müfettişler! Mesela ben bir yurttaş olarak sadece Super marketlerdeki alış verişlerim karşılığında fiş alabiliyorum. Ötesi tüm giderlerimde mesela ayda beş milyon da harcasam fiş miş yok!
Pekala Maliye bu ülkede kimin ne kadar kazancı olduğunu ne kadar kâr ettiğini nereden biliyor? Yeminli murakıplardan mı, kişisel beyanlardan mı? Laf!
KISACA: Elbette ve en azından TC’ye muhtaç olmadan kendi kamu görevlilerimizi kendi bütçemizle ödemek hedefimiz olmalıdır. Fakat “hani o alt yapımız hani o sistemimizle organizasyonumuz? Ki Devletin her ay çıkardığı çekler piyasada işlem gördükten sonra şu kadarıyla da olsa vergisiyle aklanmış olarak hazinesine dönüş yapabilsin?

**********

Kısaca takıldığım (Önüne gelene sövenler memleketi)

Geçmişte sık sık ben de karşılaşırdım. Bir topluluk içinde ansızın birleri ortalara fırlar, Denktaş’tan başlayarak aklına hangi “politikacı” gelirse bizim Kıbrıslıca ifademizle “ana avrat girerdi!” İzleyenler gıkını çıkarmaz, aksine kahkahalarla gülüp bu pislikten ahkâm çıkarırlardı!   Ben geçen zaman içinde bu tip saygısız ve seviyesiz “sövmelerden” vazgeçildiğini sanıyordum. Oysa yeni yeni şikâyetler geliyor. Nitekim geçen gün bir arkadaşım anlatıyordu. Gene birisi çıkmış (ölmüş adamın arkasından) Denktaş’a sövüyor! Hem de en koyusundan! Müdahale edecek olmuş, şimdi seni döverim falan demiş, neyse ki olay büyümeden kapanmış!
Zannedersem bu tip olaylar nedeniyle başı ağrımayan, bu terbiyesizliklerden dolayı belaya bulaşmayan insanımız yoktur çünkü çok tuhaftır, insanlarımız sövene tepki göstereceğine, kahkahalarla gülerler! Bir devrelerde hapislerden çıkmayan hırsız Tavuri bile Mağusa’da kahvehaneye gelmiş devrin Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar nutuk atar gibi aklına kim gelmişse en galiz küfürlerle sövmüş o sövdükçe de kahvehanedekiler kahkahalarla gülmüşler!
Hatta Kapılar açıldıktan hemen sonra Güney’den Mağusa’ya gelen bir Rum kadını Namık Kemal meydanında sağa sola bakıp gülerken bir yandan da “bu Denktaş gebermeden bu memlekette barış olmayacak” diye bağırıyordu ki etraftaki insanlar yine kahkahalarla gülüyorlardı!
Bu insanları kimler bu kadar pervasız ve terbiyesiz yaptı bilir misiniz? Siyasi partilerimiz! Hepsinin de özel “sövücüleri” vardı hâlâ da var! Yine şikâyetler çoğaldı. Desek ki “sövdürtmeyin,” bir anlam ifade eder mi? “En azından sövenlere “gülüp” onları beterince azgınlaştırmayın!