Tabii Güney’in Rum liderliğinden söz ediyorum. Adamlar hem tanınmış devlet, hem BM’lerle AB üyesidirler. Dünyadaki pek çok ülkede elçilikleri vardır! Pek çok ülke ile ikili ilişkiler içindedirler! İsrail’den Mısır’a, Rusya’dan İngiltere ile Fransa’ya kadar akla gelen her ülke ile şu veya bu nedenle anlaşmalar yapıyorlar! Ne dünya barışı düşünüyor ne bölge barışı gözetiyorlar! İstedikleri ülke ile askeri tatbikatlar yapıyor dünya kadar paralar harcıyor, sonra da “ekonomileri battı diye önüne gelenden yardım kaparozluyorlar! Yunanistan’la AB’de Türkiye aleyhine çevirmediği kumpas, başvurmadığı alevere dalevere kalmıyor!
BUNA KARŞIN: Kırk yıldır müzakere masaları kuruluyor, iki halkın çözüme varması için dualar ediliyor! Oysa bu koşullarda bu adaletsiz ve dini imanı olmayan Rum tutumu ile “kayırıcıları” gerçeğinde boş böğrünüzden kırk defa çatlasanız sonuç alamazsınız! Çünkü kırk yıldır ne zaman müzakere masası kurulsa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Güney Rum Yönetimi “tek kale” oynuyorlar! Her zaman ve her zaman müzakere sürecini şu koşullarda başlatıyorlar:
Bir: Türk tarafı işgalci ve dolayısıyla gaspçı! Ve de muzaffer!
Buna karşılık Rum tarafı mazlum, toprakları işgal edilmiş, Kuzey’den Güney’e sürülmüş, bu nedenle kaybettiklerini geri almak durumundaki zavallı toplum!
İki: Türk tarafı Kuzey’deki Türk askerinin güvencesinde Rum’un tüm öneri ve haklarını çiğneyen, geri iten! Buna karşılık Rum tarafı devlet olduğu halde kimselerden destek ve koruma almadan tek başına ve kahramanca egemenliği için mücadele eden taraf!
Üç: Türk tarafı saldırgan ve emperyalist! Buna karşın: Rum tarafı ise biçare ve çaresiz!
BU SİYASİ DENGESİZLİKLE ÇÖZÜM MÜ OLUR? Türk tarafının eşit koşullarda katılmadığı ve yukarıda da yazdığımızca adeta suçlu sandalyesine oturur gibi oturtulduğu ve her defasında bırakın bedel ödemesini canının çıkartılmasının istendiği bir müzakere sürecinden sonuç çıkabilir mi?
Rum tarafı sürekli “ver ver” diyecek; Türk tarafı da tek kale savunmada “hakkım hukukum” derken, düşürüldüğü “suçlu pozisyonunun” altında kalırken, özür dileyip, elde ne var ne yoksa hepsini Rum’a teslim edecek!
Kırk yıldır Türk-Rum görüşmeleri bu minval üzere devam ediyor! Böyle devam ettiği sürece de çözüm olmuyor.
PEKALA NE YAPILMALIDIR: Tabii Kıbrıs Cumhuriyeti 1974’ten sonra kadük olmuştur. Ada ikiye ayrılmıştır. Fakat ada ikiye ayrılırken “Kıbrıs Cumhuriyetinin” temsiliyeti ile uluslar arası siyasi kimliğinin sahipliği Rum için biçilip oluşturulan tek yanlı bir siyasi tasarrufla Güney’e hediye edilmiştir! Bu büyük haksızlık kırk yıldır devam etmektedir! Nitekim Rum Yönetimi masaya ne zaman otursa “KC’i olarak oturmakta, Türk tarafı da Cumhuriyete ihanet eden, çiğneyen taraf muamelesi görmektedir!
OYSA: 2003’ten sonra Türk tarafı Güney’e geçmiş, hem KC ahkâmlarında kendi AB üyeliğini tescil eden kimlik ve pasaportlarını alarak bu Cumhuriyetin hukuki ve siyasi vatandaşları durumuna geçmiştir, hem de Annan planı referandumunda “bu süreci barışçı çözüme çevirmek için “evet” demiştir.
FAKAT: Rum liderliği bunları görmezden geliyor! Hatta ne AB’si görüyor ne de Amerika’sı! Rum Ulusal Konseyi ve Kilisesi ile birlikte hâlâ “işgal altındadır” dediği Kuzey’i kurtarma, tüm mülküne sahip olma politikasını sürdürürken, “Türk halkını ve Türkiye’yi uluslar arası siyaset platformlarında mahkûm etmek için elinden geleni yapmaktadır! Bunları da “devlet olarak tanınmışlığını” kullanarak sürdürmektedir!
OYSA: Kuzey’de yüz binin üzerinde bir Türk nüfusu vardır ki KC’i üzerinden AB üyesidir ve en az kendisi kadar “siyasi hakları içinde tanınmış olmalıdır!” Zaten AB’de 2 de sandalyesi vardır.
Buna karşılık müzakere masasındaki Türk tarafı Rum liderliği için bu siyasi eşitlik haklarında değil, “işgalci Türkiye’nin emrindeki insanlar” olarak muamele görmektedir!
NİTEKİM DOĞU AKDENİZ’DEKİ KRİZ DE BU NEDENLEDİR: Geçtiğimiz gün ABD Başkan Yardımcısı sonunda dayanamadı ve Anastasdiadis’e telefon ederek Hidrokarbon yatakları çevresinde sismik araştırmalar yapan Türkiye ile tansiyonu yükseltmemesini istedi. Veya öylesi bir ricası ile niyazı oldu!
Bunlara karşın eğer Rum tarafı Kuzey’deki devleti “tanımış” ve müzakereleri bu tanınmışlığın üzerine oturtup Türkiye ile Yunanistan’ın da katılacağı dörtlü zirve toplantıları ile çözüm arayışlarına girseydi bakın şimdi durumlar nasıl olacaktı: MEB’lerdeki gaza birlikte ulaşılacaktı… TC limanları Rum gemilerine açılacaktı… Gazı AB’ye nakletmek için borular TC üzerinden döşenecekti… Türkiye’den gelen su için Güney’e de nakil boruları döşenebilecekti… Turizmde ekonomide yeni işbirliklerine gidilecekti… Büyük olasılıkla böylesi genişletilmiş güven yaratıcı önlem ve ikili ilişkiler nedeniyle Maraş Rum’a iade edilecekti.
OYSA: Tüm bu fırsatlar Rum liderliğinin “Türk düşmanlığı ve tümden ada egemenliğine” dayalı psikolojik ve tarihi rahatsızlığından dolayı heba olup gidiverdiler! Fakat “fırsat” her zaman vardır…
**********
GEÇEN HAFTAYA ŞÖYLE BİR BAKTIK: (VE ANLADIK Kİ BU HÜKÜMET AYNI ZAMANDA DAYANIKLIYMIŞ!)
Geçen hafta’ya baktık! Doğruyu söylemek gerekirse ürkütücüydü! Kuşku ve korku vericiydi! Hem KKTC hem Güney hem de Türkiye alabildiğine sıkışıktı! Asıl korkutan ise her tarafta sinirlerin gerilmesiydi!
İÇTE DURUM VAZİYETLER: Yorgancıoğlu hükümetine baktıkça nasıl ayakta durduğuna şaşıyorum! Demek ki “politika” aynı zamanda bir “dayanma” refleksidir!
Zaten öyle olmasaydı mesela Serdar Denktaş DP’ye koltuk değnekliği yapan UG’nin önde gelen iki bakanını her halde artık kendi irade ve gücünde olduğunu sandığı Hz. Ali’nin elindeki keskin kılıcı ile kıyamazdı!
KKTC bütçesinin yüzde seksenlik bölümünün devletten maaş çekenlere gittiği KKTC’de, başbakan Yorgancıoğlu imkanı yok memleketi bu bütçe ile yönetemez, vakti zamanında Soyer’in içine düştüğü feci durumun tekerrüründe, erken seçime giderdi!
KALDI Kİ: istifa etmesi yahut erken seçime gitmesi için daha neler yoktur ki? Mesela: Narenciye üreticileri hâlâ ödenmesi gereken paralarını alamadıklarından şok eylemlere hazırlanıyorlar! Öğretmen eksiklikleri baş ağrıtmaya devam ediyor! DAÜ’de sular durulmaz, hâlâ Polis Genel Müdürü ataması yapılmaz, yetmezmiş gibi bir de hellimin tescil sorunu ağrıtıyor başları! Öte yandan tam da zamanıymış gibi “vicdani ret”lerle askerliğin feshi gibi abuk istekler güdeme sokuluyor! Hayvancılar battık derlerken hükümetin başında Demokles’in kılıcı gibi duruyorlar! On ayda 300’e yakın kişi uyuşturucu ile yakalanıyor! Taçoy ile Kaşif “biz Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Eroğlu’nu destekleyeceğiz” derlerken daha şimdiden hükümetin tahtalarını söküyorlar! falan…
Bravo Yorgancıoğlu’na ama: İyi dayanıyor! Ki şu yukarıda kısacık yazdıklarımız bir haftalık bile olmayan fakat toplum katlarını dalgalandırıp havalandıran sorunlar! Ki içlerinde ne trafik var ne belediyeler! Ne yollar var ne yağan her yağmurla sular altında kalan kentler!
Ve Yorgancıoğlu aslanlar gibi savaşıyor, direniyor, dayanıyor!
Yine de peşin yargıdan kaçıyorum. Bakarsınız bir gün Yorgancıoğlu dönemini bile arar duruma geliriz. Hatta hakkını bile veririz! Çünkü:
Bir gün İsmet Paşanın oğlu Erdal İnönü Rize’de bir seçim mitinginde konuşuyor. Kürsüde zayıf uzun boyu ile çelimsiz gözüküyor. Temel bir süre izliyor yanındakilere soruyor:
“Habu konuşan adam da kimdur?”
“İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönüdür” derler.
“Uy der Temel, desene Paşa’nın çok günahını aldık. İkinci dünya savaşında bizleri çok aç bırakmıştı! Fakat baksanıza ne kadar adaletli davranmış! Kendi uşagunu da aç bırakarak ne hale getirmiş!..”
En azından adaletli bir yönetim sağlansa diyoruz yani!
































