1974 Barış Harekâtı’ndan hemen sonra iki olaya fena taktıydım. Ve bu nedenle iki kez polislik olurken bir iki kez de kavga edip dayak yemenin eşiğinden döndüydüm…
Birisi 150 bin Rum’un Kuzey’den kaçarken arkalarında bıraktıkları mülklerinin, senetsiz sepetsiz, sorgusuz sualsiz, kanunsuz kuralsız her isteyene, her dileyene, her kapana dağıtılması, ikamete açılması, haksızca sahiplikler konmasıydı!
Diğeri de adına önce “ganimet” sonra “buluntu” denilen “yağmanın, çalmanın, talanın meşru hale getirilmesiydi!” Yukarıda kullandığım “kelimeleri” özellikle ve bilerek seçtim. Ki aradan geçen 45 yılın sonunda da ayni kelimeleri kullanıyor ve hiç nedamet duymuyorum.
ÇÜNKÜ: 1974’ten sonra Güney’e 150 bin Rum göçüp gitmiş, “dönün, evleriniz topraklarınız sizi bekliyor” çağrılarına aptalca tepki koyup fırsatı teperlerken, sonuçta başımıza belâ olacak mülklerini de sahipsiz ve korumasız bırakmışlardı! Dolayısıyla bu Rum mülklerinin “viran harap ve atıl kalmamaları” için önce Güney’den Kuzey’e göç eden 50 bin Türk nüfusa, geriye kalanları da TC’den kaydırılan nüfusla “göçmen olmayan Kuzey’deki Türk yurttaşlarına” dağıtmışlardı…” Tutun ki olması gerekendi ama bu dağıtılan malların esas sahiplerinin Güney’deki Rum sahipleri olduklarını “unutmamışlardı!”
(Bense herkeslerin istedikleri evleri istediklerince kaptıkları o 1974’ün hemen sonrasında, karım ve iki küçük çocuğumla Surlar içindeki kiralık evden çıkıp Rahmetlik Kutup efendinin Baykal’daki kiralık evine taşındıydım! Çünkü Türk’ü her fırsatta kıyan, 1974 Harekâtı’na neden olan Rum da olsa, bir başka “insanın” sahibi olduğu evine sahiplik koymayı içime sindiremedimdi! Tıpkı yıllar yılı adına “ganimet” denilen “hırsızlığı” da sindiremeyerek, Bozkurt gazetesindeki “köşemden” ver yansın ettiğimce!)
YILLARCA ŞUNU YAZDIMDI: Bir gün çözüm yollarına düşüldükte tapularını verdiğimiz bizim olmayan bu Rum mallarının hesabını vermekte çok zorlanacağız, veremeyeceğiz! Ne var ki bu keyfi uygulamalar yetmezmiş gibi “puanlar” olayı da icat ettikti! Kuzey’deki Rum’un koçanlı mülkü “puanlarla alınıp satılan bir rant” haline getirildiydi! Bu yollarla nice insanlar Rum’un mülkü ile maldar oldulardı! Ki şimdilerde devlet müzakere masasında bu mülkün hesabını vermek zorundadır! Çünkü 2. Dünya savaşından sonra BM’lerce de kabul edilmişliğinde artık hiçbir ülke savaşarak zapt ettiği topraklardaki mülkün mutlak sahibi olamaz! Ya tazminatını öder ya konum müsaitse takas yapar veya iade eder. Zaten Kıbrıs’ta şu anda da Rum mülkü, “Mal Tazmin Komisyonunca” bu üç alternatif çalıştırılarak çözüme ulaştırılmak istenmektedir…
Buna karşın Rum “Kuzey’deki mülkün ilk sahiplerine yani 1974’de tapusu kimde ise ona devredilmesi için bastırıyor. Hesabı ise yeniden Kuzey’e dönerek adadaki “egemenlik alanını genişletmek oluyor! “ KUZEY VE GÜNEY’DEKİ MÜLKLER SORUNU NASIL ÇÖZÜLEBİLİR? Çünkü aradan kırk yıl geçti. Rum tarafı Güney’deki Türk mülkünü her an hem iade edecek hem takasa tabi tutacak hem de tazminatını verecek şekilde yasalarla güvence altına aldı.
Türk tarafının elindeki tek seçeneği ise “parasal tazminat” olarak görünüyor! Nitekim Geçtiğimiz günlerde “Kıbrıs Türk Ekonomi Kurumunun” davetlisi olarak ülkemize gelen ve “bu tip mülkler sorunları uzmanı olan Prof. Dr. Roland Gzada” Doğu-Batı Almanya’dan örnekler verirken, “bireysel tapuların baz alınması gerektiğine özellikle vurgu yaptı.” Fakat konferansının sonunda her halde ikrara gelmiş olacak “şu andaki Kıbrıs koşullarında “sorunun ancak tazminatlar” yoluyla çözülebileceğini de söylemek zorunda kaldı…
ALMAN PROFESÖR NE DİYORDU: Ben bu konuda uzman Profesörün, sadece bir soru üzerine verdiği cevabı aktarıyorum: Ersin Tatar’ın sorusu şuydu: “Bizim Rum mülkünü tazmin edecek paramız yoktur…”
Gzada, “uzun vadeli borçlanma yoluyla bireysel tazminatların ödenebileceğini, bunun mümkün olmaması halinde malı iade etmekten başka çare bulunmadığı” cevabını verdi ama hemen ardından da eklediydi: “Malın eski sahibi malın iadesinde ısrar ederse, yeni sahibin yaptığı yatırımları tazmin ederek bu sorunu çözebilir ve mülkün iadesini gerçekleştirebilir…”
Fakat Gzada’nın en çarpıcı önerisi şu olmalıydı: “KKTC Rumların Kuzey’de bıraktıkları malları için yeni koçanlar verdi. (Türk kullanıcılarına.) Güney de ayni yöntemi uygulamak için düzenleme yapabilir. Kıbrıs’taki mülkiyet sorunu özel mülkiyet prensibi ile ve çok az kamu harcaması yapılarak çözülebilir. İki bölgeliliğin korunması için daha fazla tazminat daha az iade yönteminin uygulanması mümkündür…” Kıbrıs Türk Ekonomi Kurumu Başkanı Dimağ Çağıner ise Alman profesörün tabii ki çok detaylı ve uzun olan böylesi “sorunlu mülklerin çözümü” konusundaki görüşlerine karşılık, konuşmasında şu vurgulamayı yaptı: “Kıbrıs Türk toplumu olarak örnek uygulamalardan nasıl fayda çıkartırız diyerek bakmakta fayda vardır. Unutmamalıyız ki Almanya birleşirken tek bir toplum olarak birleşti. Kıbrıs’ta ise iki ayrı toplum olmasından ve sonrasında bir federasyonu konuştuğumuzdan, Almanya ile Kıbrıs örneği tam örtüşmemektedir…” Çağıner sonuçta yine akıl ve mantığa başvurulmasından başka kalmayan çarede, “Kıbrıs siyasi gerçekleri ve iki bölgelilik de gözetilerek mülk sorunun kendi içinde çözülmesi gerektiğini hatırlattı” ki doğrudur ve her iki taraf da bu gerçeğin çözüm moduna girmek zorundadır…
Meclis bir gerçektir: (Bizim yüce Meclisimiz ise günün
şartlarına göre çıkardığı yeni yasaları, eskisi ile değiştirendir!)
Meclis’e bakarsınız devinim büyük. Nedense koca koca dalgaların kayalarda patlamasını aklıma getiriyor. “Nedense” diyorum çünkü bir ömür izlediğim o dalgalar kayalara çarpıp patladıktan sonra heybetleri ile güçleri kırıldığı için yenik düşmüş savaşçılar gibi başları önlerinde, yorgun argın geri çekilirlerdi!
Meclis de öylesine dalgalarla dövünüyor! “Organ Nakli Yasası” gibi büyük işler, “eşit işe eşit ücret gibi kılıçtan keskin adaletler,” özelleştirmelerde bünyemize uygunluk gibi “yeniden yapılandırmalarla” iştigal ediyor…
VE DÜŞÜNDÜRÜYOR: Kırk yıldır bu Meclis farklı mı çalışıyordu? Bakın: Yukarıda anlattık: “40 yıl sonra bile başımıza belâ” dediğimiz Rum mülkü ile ilgili tasarruflarımız” da o Meclis’ten geçtiydi! Sanayi Holdingler, ETİ’ler, Kooperatıfçilik sistemleri gibi ekonomik girişim ve yapılanmalar da bir zamanlar Meclis’ten alkışlarla geçtilerdi! Sonra da günleri ile saatleri geldiğinde ve batıp gittiklerinde ayni Meclis çatısı altında rahmetle anıldılardı!
Büyük başarımız dediğimiz “Tek Sosyal Güvenlik Sistemini” de Meclisimizde gururla yasalaştırdıydık. “Meğer bize göre değilmiş!” Şimdi kırpıp yırtıp, ayni Meclis’te yeniden dikiyoruz!
Memleketin hantal devletçilikten kurtulması özel sektörün gelişmesi için kararlar alan da yüce Meclisimizdi. Şimdi “bize uygun değildir” diyerek “Devletçiliğe” dönmenin faziletinden söz eden de ayni Meclistir!” ATATÜRK SÖYLEDİYDİ: “Meclis bir gerçektir.” Bizim Meclis ise aynı zamanda “yücedir!” Nitekim bu devletin kuruluşunu oy birliği ile onaylayan da Meclis’tir, onayladığına pişman olduğunu söyleyen de!
Kuzey Kıbrıs’a sahip çıkan da bu Meclis’tir, hayır Rum’la birleştirelim tek devlet olalım diyen de! İşte şimdilerde yine bu Meclis’i dev gibi dalgalar dövüyorlar. İnşallah alınan o kararlar her zamanki gibi başları önlerinde, meyus ve mağlûp geri çekilmezler! Ve inşallah hemen ardından “değiştirilmeleri” için yeniden Meclis salonuna taşınmazlar!
































