Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

YIKILAN YUGOSLAVYA FEDERASYONU ÜZERİNDE OLUŞAN YENİ FEDERASYONLAR VE DEVLETLERİ HATIRLADIK!

Önce bize yukarıdaki başlığı hatırlatan olaya bakalım: Geçtiğimiz günlerde EURO 2016 elemelerinde Sırbistan’la Arnavutluk karşı karşıya gelirler… (Haberi gazetelerden aktarıyorum.)
…Geçen gün oynanan Euro 2016 futbol elemelerinde saha içinde çıkan olaylar nedeniyle UEFA’nın en kritik maç ilan ettiği Sırbistan Arnavutluk karşılaşması hakem tarafından tatil edildi. Olay maçın 45 dakikasında stadyum dışından saha içine gönderilen “gökyüzü kamerasına asılı (drone) denilen hava aracı ile stat üzerinde dolaştırılan büyük Arnavutluk bayrağını Sırp oyuncu Mitrovic’in indirivermesiyle patladı. Sinirleri geren olayda Sırp seyirciler sahaya indiler, sonrasında yaralanmalara varan olaylara neden oldular.   
“Olayı yaratan bir bayrak yarattı: Bayrak, Sırpların, “orası Sırbistan’dır” dedikleri Kosova Arnavutluk Sınırları içerisini işaretliyordu. Ayrıca bayrağın üzerinde Arnavutluğun kurucusu İsmail Cemaili ile İsa Boletinin resimleri vardı…
Şimdilerde Sırplar, bu olayı bahane ederek “Türkler bizi tehdit ediyorlar” diye yaygara koparıyorlar… Neden?
BU OLAY YENİ OLAYLARA GEBEDİR: Özetle hatırlatalım: 1918 yılında Hırvatlar, Sırplar, Slovenler birlik oluşturup sonradan Yugoslavya’yı da oluşturacak altı devletli Federal bir Cumhuriyet haline geldilerdi. Şu 1991’lerin Ünlü Tito’lu Yugoslavya’sı!
Ne var ki 1995’de Bosna Hersek bağımsızlığını ilan etti. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar arasında kanlı çatışmalar oldu ki şimdilerde IŞİD’in Kuzey Suriye’deki harekâtı o kanlı olayları hatırlatıyor!
Sonuçta Sırplar “Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti’ni kurdular. Ve Boşnaklara karşı tarihin Nazi Almanya’sından sonra gördüğü en büyük etnik kıyımlardan birini başlattılar. Dikkatinizi çekerim bu etnik temizlik sonucunda 15 bin Boşnak öldürülmüş 8 bin kişisi de kaybolmuştur! Ve yine dikkatinizi çekerim: Kıyımı önlemek için bölgede konuşlandırılan BM’ler askerleri başarısız olurken kıyımı ancak NATO’nun müdahalesi sona erdiydi.
1995’de ABD’li diplomat Richard Holbrook’un devreye girmesi ile Dayton anlaşması imzalandı. Buna göre tek bir Bosna Hersek Devleti kuruluyor ancak şart olarak da bu devletin içinde kalan azınlık durumundaki “Hırvat Müslüman federasyonu” Bosna ve Bosna-Sırp Cumhuriyeti olarak varlıklarını koruyorlardı. Bosna Hersek Cumhuriyeti de iki devletten oluşuyordu:
Bir: Toprakların yüzde 51’ine sahip Hırvat ve Boşnaklardan oluşan Bosna Hersek Federasyonu.
İki: Toprakların yüzde 49’una sahip Sırp Cumhuriyeti.
İşte şimdilerde kanlı bıçaklı olan etnik kökenli insanların bile günü geldiğinde bir federatif çatı altında birleşebileceklerine örnek teşkil eden Avrupa’daki bu son “federasyon kalıntıları” da çatlamak üzeredir, son habercisi Sırbistan-Arnavutluk futbol karşılaşmasındaki olaydır!
KISACA: Anlatmak istediğimiz şudur. Federasyonlar artık maya tutmuyorlar! Etnik gruplar kendi siyasi iradelerinin sahibi olmak için gitgide daha büyük mücadele vermeye başladılar. Adamız henüz bu “birleşik Kıbrıs efkârında” bir federal sistem tongasına basmış değildir! Yolun başı değilse bile sonu da değildir. Bu adada kalıcı çözümü gözetirken yönetim şeklini en azından federasyon değil, konfederasyon şeklinde ikame edecek akıl ve mantık sahibi olunmalıdır ki bir gün “iki ayrı etnik halkın bitleri kanlanırsa sonra birbirlerinin kanlarını akıtmasınlar!

**********      
GİTGİDE AGRESİF BİR TOPLUM OLUYORUZ VE BİRBİRİMİZİ FENA HIRPALIYORUZ!

Gitgide huzursuz bir toplum olmaya başladık. Birbirimize doğru dürüst selam vermeyi bile beceremiyoruz. Agresif davranışların insanları olduk! Konuşurken birbirimize hadlerimizi bildirmek için konuşuyoruz! Sinirli, öfkeli ve saldırgan!
Ada insanı böyle miydi yoksa sonradan mı oldu? Çünkü benzer davranışlar Güney’in insanında da vardır hatta galiba bizdekilerden de ileridedir!
SON ZAMANLARDA SALDIRGANLIKLAR SİYASİLERİMİZE DE MUSALLAT OLDU: Artık sadece tabanda değil, yukarıda da kavga vardır. 
Orada da sinirler gerildi!      
Orada da karşılıklı konuşmalar gitgide kaba saba kelimelerle ciddiyet ve saygıda irtifa kaybediyor!    
Tehditlere varan meydan okumalar oluyor!  
Ve çok önemlidir: Artık “tepe adamlarımız” da birbirlerini adam yerine koymuyorlar!”
MESELA: Son günlerin şu olaylarına bakın: Bir Fen öğretmeni. Allah düşürmesin mazbata mağduru. Borcundan dolayı kısa süre hapse mahkum edilir. Ve bu arkadaş içerdeyken Serdar Denktaş’ın haberi yok, Devlet Tiyatroları’na müdür atanır!
Şimdi şu olaya bakın. Belli ki söz konusu müdür işe göre değil, Serdar Denktaş’ın torpili ile adama göre iş için uydurulmuş! Eğer öyle olmasaydı fen öğretmeninin Tiyatro gibi çok farklı bir sanat biriminde ne işi olabilirdi!
Ötesine gelince: Benzer olay geçmişte DAÜ’de de yaşanır. Tek farkla orada Denktaş’ın “Şu kişileri DAÜ’de görevlendir” emrine Rektör Öztoprak, “Üniversiteyi ancak personel fazlalığından kurtardık yeniden yığarak tehlikeye atamam” diyerek reddeder…
Ve olay biliniyor: Yasaların çiğnenmesi pahasına Abdullah Öztoprak saf dışına atılıyor!
Pekala Serdar Denktaş’ın Devlet Tiyatroları tasarrufuna haberi olmadan onay imzasını atan, sonra da bu konuda Denktaş’ı “uyardığını” açıklayan Başbakan Yorgancıoğlu nasıl bir tepki gösterir. Ki şunu beklerdiniz: “Yasa gereği Vakıf Yönetim Kurulu adayları gösterecek Senato da seçecek! Zaten öyle de olduydu buna rağmen görevden alındıydı…
Bu konuda Başbakanın mazereti şu oluyor: Zaten DAÜ Rektörü’nün görevi dün bittiydi! Bir boşluk yaratmamak için VYK Sn. Osam’ı vekâleten bu göreve getirdi… Şimdi Vakıf Yönetim Kurulu süratle DAÜ ile ilgili yeni bir yasa yapacak, rektör de bu yeni yasa ile seçilecek!
Ne anladınız? “Biz yaparız olur! Yapacağımız yasa ile de Öztoprak yine dışarıda kalır!”
Ülkenin tepesi eğer “insanlarla uğraşmak için yasa değişikliklerine kadar gidebiliyorsa” ve eğer Yönetenler “yönetime” intikam duygularını katıyorlarsa bizi çok vahim bir gelecek beklemektedir!
VE TALAT CEPHESİNE BAKALIM: Bir politikacı hem “alabildiğine sosyal olacak” hem de yalnızlığı “oynayacak!”
Dört yılı aşkın süredir hemen her gün bir açıklama ve haberi ile gündemde olan Sn. Talat sanırdınız ki aslanlar gibi Eroğlu’nun karşısına dikilecek, ben de Cumhurbaşkanı adayıyım” diyecekti!
Bunu yapması için önce ne yapması gerekirdi? Tabii ki partisi olan CTP’nin koltuğu altına girecekti. Birlikte yürüyecekler, birlikte hareket edecekler ve günü geldiğinde Talat’tan önce CTP, Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını açıklayacaktı…
Öyle olmadı! Talat “partisizliği” seçti! Tüm siyasi faaliyetlerini adeta kendini sinei millete teslim ederek yürüttü. Güzeldi hoştu ama “gözden uzak kalan gönülden de uzak kalırdı!”
Geçtiğimiz günlerde Talat artık CTP’de daha aktif çalışacağım dediydi ya. Talat gibi politikacı böyle bir açıklama yaparsa ilk akla gelen “partinin başına geçmek istemesi” olmaz mı?. Nitekim gazetelerde manşet oldu.
Ne var ki Talat şimdi de diyor ki “hayır böyle bir niyetim yoktur.” Dahası şunları da söylüyor: “Ne intikam alma ne de milletvekili olma planım vardır!”
Eroğlu’na ise sürekli çatıyor ve “hiçbir politik iddiası kalmadığını söylemesine karşın “Cumhurbaşkanını tabii ki eleştireceğim” diyor!
Tabii hakkıdır ama “başında da yazdığımız gibi. Bir yandan kendi kendini politikacı kimlik ve faaliyetlerinden “yalnızlığa” iterken, öten yandan tüm politik argümanlarıyla yine de politika arenasında söz saz sahibi olarak gürlemesini doğrusu anlayamıyoruz.
VE BUNUN İÇİN DİYORUZ Kİ: Memleketin hamuru ekşidi! İnsanlarımıza bir haller oldu! Göz göre göre yanlış icraatlar “doğrudur” denilerek yutturulmaya çalışılıyor, öte yandan namuslu ve dürüst politikacılar kendi kendilerini yalnızlığa iterek meydanı boş bırakıyor!
Yani diyoruz ki Kıbrıs Türk halkı travma yaşıyor, yaşamayanlar yaşasınlar diye de herkesler ellerinden geleni yapıyor…