Denktaş’ın çözemediği, Talat’ın başaramadığı, Eroğlu’nun yanına bile yaklaşamadığı, BM’yle Amerika ve AB’nin de onca efkârlarına karşılık tırnaklık umut yaratamadıkları “çözümü;” çok merak ediyorum: Her gün “çözüm çözüm” diye feryat edenlere fırsat verilseydi acaba çözümsüzlüğü “çözerler” miydi?
Buna karşılık kırk yıldır “çözüm, çözüm” demekten bıkıp usanmayan, “ekmek elden su gölden cumhuriyetinin” bir elleri yağda bir elleri balda, üstelik bir kolordunun arkalarına aldıkları güvencesi içerisindeki bizim bazı insanlarımız daha Barış Harekâtının dumanları tüterken başladılardı: “Çözüm isteriz, çözüm isteriz” diye bağırmaya!
Ne var ki bugüne kadar somut ilkeleriyle nasıl çözüm istediklerini hiç açık seçik ortaya koymadılar! Sadece bizim gibi “iki devlete ve iki bölgeye dayanan, Türkiye’nin garantisinin kaçınılmaz olduğunu savunan çözümden yana olanlara, “hakaretin” bir ifadesi olarak kullandıkları “milliyetçilik” lafı ile saldırdılar. “Rum’a güven duymuyoruz” diyenlere şerh koymak için devre devre şu önerileri saldılar ortalara:
Mesela hep dillerinin ucunda oldu: Asker çekilsin, Türkiye yakamızdan düşsün biz asırlarca kardeş kardeş yaşadığımız Rum’la şıp diye çözümü de sağlarız barışı da!
Mesela hep akıllarına asılı kaldı: 1974 öncesine dönülsün, herkes yerli yerine gitsin, Kıbrıs Cumhuriyeti ahkâmları çalıştırılsın, olmadı Annan Planı yine devreye konsun bakın nasıl çözüme varılır!
Mesela yeni moda haline getirdiler: “Güven yaratıcı önlemler artırılsın, Maraş iade edilsin, gerekirse Anastasiadis’in paşa keyfine uygun olarak hatta Güzelyurt bile verilsin bu iş şıp diye çözülüverir…
Zaten şimdilerde çok sık duyulmuyor ama henüz müzakereler başlamadan önce bu düşünceler parça körçe seslendirilerek “çözümün yol haritası” diye servis ediliyordu! Nitekim ikide birde Türkiye’ye “ne paranı ne askerini ne de memurunu istemiyoruz” diye diklenenlerin sesleri hâlâ kulaklarımızdadır!
BU KAMPANYALARIN SONUCUDUR Kİ: Geçtiğimiz şubat ayında başlayan müzakerelere Türk tarafı “hem mağlup hem cezalı” olarak katılırken, Anastasiadis’in dayattığı “tek egemenlik, tek uluslar arası temsiliyet, tek yurttaşlık” başlığı altındaki “çözüm modelini” tartışmak zorunda bırakıldıydı!
Ve yine unutmadık: Bu başlık KKTC’de alkışlarla karşılandıydı! Değil mi ki Birleşik Kıbrıs gerçekleşecekti! Değil mi ki “Kıbrıslılık” egemen unsur olarak çözümün mihenk taşına vuracaktı! “Bu ne sevda ah bu ne ıstırap, zavallı kalbim ne kadar harap” şarkısı gidecek, yerine “şinanay yavrum şişinay” şarkısı gelecekti!
Türk tarafında tezgâha böylesi çözüm ve barış mekiği atılırken Rum tarafından ne işitiliyordu ama? “Kıbrıs Helendir Helen kalacaktır,” değil mi? Bu tarafta “Kıbrıs Kıbrıslılarındır, Kıbrıslıların kalacaktır” avazları çıkarken, o tarafta KOP olayından Talat’ın konferansı sırasında tartaklanmasına varıncaya kadar bir dizi GYÖ’ler girişimleri fiyasko ile sonuçlanmıyor muydu? Rumlar Türkleri kendilerinden ayrıştırmıyor muydu?
SONUÇ ORTADADIR: Müzakereler yanlış başladı, yanlış devam etti dolayısıyla iki yanlıştan bir doğru çıkamayacağı için de Anastasiadis’in masadan kaçmasıyla sonuçlandı! Ne var ki bizdeki feryat bitmiyor: “Çözüm isterizzz!”
Ve bakıyoruz aynen bizdeki gibi Kıbrıs’la ilgili irili ufaklı ne kadar ülke varsa onlar da devreye girmişler, hem müzakerelerin yeniden başlamasını istiyorlar hem de çözüm! Fakat ortada hâlâ “nasıl çözüm sorusuna cevap veren yok!”
Şimdi bir başka dala konalım ve Kıbrıs sorununun bir de bu cephesine bakalım:
NE DİYOR VOLKAN BOZKIR: Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin AB’den sorumlu Bakanı Volkan Bozkır (çok özetle) şunları söylüyordu:
AB Kıbrıs sorununu çözemez!…
Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünden ve devam etmesinden dolayı dünyada 5 bin kişi sayesinde nemalanmaktadır!.. (Yani ensesinden ekmek yemektedirler.)
Güney AB’nin şımarık çocuğudur!..
Şu anda Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci ile ilgili olarak 8 fasıl Rum’un vetosunu yemiş ve askıya alınmıştır! 17 Fasıl da Kıbrıs sorunu nedeniyle AB tarafından askıya alınmıştır. Diyor ki Volkan Bozkır Kıbrıs sorunu çözüldüğü anda bunlar kalkacak Türkiye AB’ye üye olacaktır!
Ne anladık bu açıklamalardan? “Çözüm istemiyor” dedikleri Türk tarafının çözüme ne kadar ihtiyacı olduğu bir, çözüm olması halinde AB üyeliği yollarının açılacağı iki…
Ve şunu da anladık. Kıbrıs sorunu nedeniyle ensesinden nemalananların sayısı 5 bine varıyor! Buna Kıbrıs’ta nemalanan iki üç bin insanı ve örgütlerini de kattınız mıydı, Euroların nasıl havalarda uçuştuğunu varın siz hesaplayın! Fakat itiraf edin: Asıl çözümü istemeyen peynirin göbeğindeki bu farelerdir! Ki bunlar AB tarafından beslenip şişirilmektedirler… Nitekim Yukarıda da yazdık: Bunların görevleri sürekli “çözüm isteriz” derken “çözümsüzlüğü” çağıracak ne varsa hepsini de “çözüm önerisi” olarak kafalara enjekte etmektir! Bu nedenle töhmet altında kalmamak için “nasıl çözüm” sorusuna cevap vermezler, soruldu muydu eveleyip geveleyip dünya barışından bahsederler, halkların kardeşliğine sığınırlar!… Ki halkların ne kadar kardeş olduğunun ispatı Orta Doğu’da yanan ateşlerden, o ateşleri söndüreceğim diyenlerin beterince ateşler yakmalarından ispatlıdır!
**********
KISACA TAKILDIKLARIM: (EĞER ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ REFERANDUMDA KABUL GÖRSEYDİ…)
Kedi olalı ilk kez bir fare yakalıyorduk o da “Anayasamızın 20 maddelik değişikliğine” atacağımız imzamızdı! Şu veya bu nedenlerle kabul görmedi! Oysa geçseydi bakın şu anda bazı sorunları nasıl çözecektik.
BELEDİYELER SORUNU: Yine başladılar. Lefkoşa Belediye Başkanı ve öteki Başkanlar parasızlıktan yakınıyorlar. Oysa seçimlere giderken herkesler biliyordu ki Belediyelerin “para sorununu” çözmek mümkün değildir! Ya bazı Belediyeler merkezi Belediyelere bağlanacak yahut devlet bütçesini zorlayarak belediyelere doyurucu katkıda bulunulacaktı.
“Anayasa değişikliğinde ise 119. Madde çok kısaca şöyle diyordu: Belediyeleri yüzde on oranında zarara uğratan belediye organları yargı kararı ile görevden alınacaklardır…”
Eğer bu değişiklik olsaydı çalışacak mıydı? Hukukun üstünlüğüne inanılıyor idiyse tabi ki! En azından caydırıcılık söz konusu olur Belediyelerin bir fantaziya olmadığı, “baş” olmak için Başkanlığına sıvanılamayacağı anlaşılırdı! Şimdi ise “seçilmişler” en üst baremlerden maaş çekerlerken hem yeterince katkıda bulunmadığı için devleti suçluyorlar hem de devletten himmet bekliyorlar! Artık belediyelerin tek görevleri bunlar oluyor! *****
DAÜ’ SORUNU: Henüz geçmedi! Öyle “dalgalasın da durulsun” kabilinden geçeceği de yok! Geçse bile yarasını kolay kolay kapatılamayacak!
Oysa Anayasa’nın 131. Maddesi’nde değişiklik gerçekleşseydi şimdi hem YÖDAK Anayasal bir kurum olacaktı hem de “Üniversite özerkliği anayasal güvenceye alınacağından” en azından vakıf üniversitesi olan DAÜ siyasilerin at oynatacakları çiftlikleri oluştan kurtulacaklardı!
****
ÇEVRE KİRLİLİĞİ: Çok değil. Bundan bir ay önce Mağusa’da müthiş bir temizlik kampanyası başladıydı. Çarpık yapılaşmasına, harmana dönmüş yollarına, berbat trafiğine, eski ve pejmürde mahallelerine karşın hani derler ya, “fakirlik ayıp değil, pislik ayıptır” doğrusu bu temizlik tümünü de affedilir görünüme soktuydu!
Ve ne oldu? Keşke gelip Mağusa’yı görebilseniz! O temizlenen yerler yine kâğıtlar, poşetler, pet şişeler, kırık bira şişeleriyle doluverdiler. Her taraf beyaz beyaz kâğıda kesti. Çöp konteynerlerinden taşan zibiller yine yollarda salınıyorlar!
Oysa Anayasa’nın 40. Maddesi’ndeki değişiklikle “herkese çevre davası açma hakkı verilseydi, uluslar arası belgelerde de yer alan “katılımcılık” “kirleten öder” “önleyicilik” ilkeleri kabul görse ve “devletin tüm organları bu Anayasal hükümle yükümlülük altına girseydi;” belki çevre yine kirletilirdi ama en azından “temizlik konusu” da uyulması gereken bir kanun olarak hayata geçer üstelik bu nedenle “kirletmeme caydırıcılığını” getirirdi…
KISACA: Meclis’te 103 yasa tasarısı önerisi 133 de Sayıştay raporu varmış ki sonuçlandırmayı bekliyorlar… Aylarca yirmi dört saat mola vermeden Meclis çalışsa yine de üstesinden gelinmeleri zor olacak!
Buna karşın pek çok sorunu anayasal ilkelerle çözebileceğimiz bir şansı tepiverdik ama!
































