Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

PAZAR SOHBETİMDİR

Pazar günleri eğlenceli olayları anlatmayı, geçmişin hatıralarında kulaç atarken “işte hayatlarımız böyleydi” demeyi, geleceklere yürürken yeni köprüler kurmayı, “şu veya bu olayı unutmayın” nasihatleri çekmeyi, kısaca biraz lafazanlık biraz ukalalık biraz da çok görmüşlükle bilgiçliklerin harmanlandığı nev’i şahsımıza münhasır düşüncelerimizi sizlerle paylaşmayı çok isterdim. Galiba yazmaya anlatmaya da çalıştıydım…
Fakat her zaman şunu fark ettim: İnsanları geçmişlerin olayları yahut şunun bunun hatıraları çok da ilgilendirmiyor! Üniversiteden yeni mezun olmuş gence kalkıp da Lefkoşa’nın fi tarihindeki o cıvıl cıvıl mübarek bayram yerlerini, “cincirakları, tahterevallileri” el arabalarında kurulu mangallarda yapılan şiş kebapları ile şeftali kebaplarını, Çağlayan’daki yazlık sinemaları, insanların yollardan seller gibi akışlarını, o panayırları anlatsanız ne yazar?
Üniversiteden yeni mezun olmuş genç size bakarken hissedersiniz ki saklamayı başaramadığı düşünceleriyle çok ötelerdedir. Kuşku ve korkularını görürsünüz gözlerinize bakarken uzaklara bakan gözlerinde. Sizi çok da işitmez zaten! Daha düne kadar ana babanın yanındaydı. Sorumluluğu, onların sevgilerine sevgisini vermek, okullardaki başarıları ile onları sevindirip gururlandırmaktı. Ana babaya yeter de artardı bu kadarı! Çünkü bağırlarına basıp büyüttükleri, memlekete armağan ettikleri işte bu aslan ada gibi genç evlatlarıydı! “Evlat! Büyük olaydı. Tıpkı daha kutsalı asla olmayan “ovulasyon, doğumlar” gibi… Belki de Hristiyanlığın amentüsü olan “Ana, oğul, kutsal ruh” gibi! O büyük doğum! Ki ondan daha büyüğü bir daha yaşanamazdı.  Oysa ilk canlı bundan üç buçuk milyar yıl önce Afrika’nın Oma ırmağı kıyılarında tek bir hücre olarak var olduydu…
Tutun ki o tek hücre ilk atamız olmalı! O zaman Adem ile Havva kimdir? Sonuçta milyarlarca yıl o doğan tek hücreli canlıdan yeni canlılar doğduydu… Yani doğumlar doğumları doğurduydu… Doğurdukça evrimleşme olduydu…
Ta ki Adem ile Havva da doğana kadar! Her halde o milyarca yıl sürecinin kimilerine göre beş milyar kimilerine göre üç buçuk milyar yıl öncesi bir durağında, insanın doğumu ile başlayacak o büyük evrim gerçekleşti. Ve Allah var ol dediği için Adem ile Havva var oldu…
Ve elma ağacının altında ilk günahı işledilerdi! İyi ki işledilerdi. Çünkü “insanı” başka türlü doğuramaz, milyarlarcasıyla “insanlık alemi” yaratamazlardı… O zaman da bunları düşünecek bir canlı olmazdı! Demek ki Allah İnsanı yarattı ki düşünsün! İşte o büyük kudret.
FAKAT: Gözleri gözlerinizin içine bakarken biliyordunuz ki bu üniversiteyi yeni bitirmiş genç ne başı “ışık halesi” ile çevrili bir “kutsal doğumun” insanıdır ne de milyarlarca insanın arasında “teslisi” çağrıştıran olağanüstü bir başka insandır! Bilirdiniz ki bu genç şu anda sizin düşündüğünüzü değil, kendi düşündüğünü dinlemektedir! Kuşkulu ve korkular içinde! “İş, aş, yaşanası hayat işte!” Dünyanın Kıbrıs gibi küçücük bir adasında doğup üniversite bitirmiş genç bir insan, şimdi “iş” istemektedir. Tıpkı birbirlerinden habersiz de olsalar dünyanın her tarafındaki milyarlarca genç insanın aradığı “iş, aş, hayat hakkı” istediklerince…
NEREDEN NEREYE GELDİK: Diyecektik ki siz geçmişin hatıraları ile oyalanırken hayatı çok uzun yıllar yaşamak zorunda kalan insanların hayatları vardır gerinizde. Onlar içinse yürümek zorunda kalacakları o çok uzun yoldur önemli olan… Ki o yolu çoktan bitirdiniz siz!
SONRA: “Pekala” dediydi üniversiteyi yeni bitirmiş, iş aş para peşinde koşan genç: “Geçmişi ne kadar güzel anlatıyorsun abi! Az biraz karmaşık ama gizemli… Basit ama mutlu. Ne kadar güzel günleriniz vardı. Zaten insanların muhabbetleri gibisi var mı? Ben de anamla babamdan, kardeşlerimden akrabalarımdan bilirim… Çünkü o muhabbeti yaşadığım için duyarım. Fakat geleceğimi söyleyebilir misin abi? Muştalayabilir misin yaşayacağım hayatın iyilik ve sağlığını, mutluluk ve istikrarını?
“Hayır” dedim. “Yapamam söyleyemem!” Ancak çok klasik olmasına, herkeslerin bilmesine karşın ben de o herkesler gibi sana ancak şunu söyleyebilirim: “İnsan kendi kaderini tayin edebilen tek varlıktır. Geleceklerini sen kuracaksın. Benin sana yapacağım tek yardım ise o geleceklerini kurarken geçmişi anlatıp kıssadan hisse çıkarmana yardımcı olmaktır.”
Genç insan anladı mı bilmem! Doğrusu ben de neyi niçin anlatmak gerektiğini çok iyi bilmiyordum. Ancak her zamanki gibi şunu düşünüyordum.  
“Yeni yetişen gençlerimize bu Kuzey vatanında neleri vadediyorsunuz? 
Onlara hangi koşullarda nasıl bir yaşam modeli çiziyorsunuz?
Hangi yönetselliğin elbisesini giydireceksiniz biliyor musunuz?
Huzur ve refah vaat edebiliyor musunuz?  
Yoksa daha kat edecek çok meşakkatli yollarınız vardır mı diyorsunuz?
O yollara saldığınız gençlere hangi görevleri veriyor nasıl rehabilite ediyorsunuz?
Gerçekten bunları düşünüyor musunuz?  
Yoksa “ben nasılsa oğlumu kızımı kurtardım, el alemin oğlundan kızından bana ne” mi diyorsunuz?
BAKIN BİR OLAY ANLATAYIM: Birisi öğrencimdi. Tertemiz bir çocuktu. Sporcuydu. Ailesini tanırım. Orta halli insanlardı… Aradan yıllar geçti. İki erkek kardeş büyüdüler, yetiştiler ama hâlâ işsizdiler! Bir gün gittiler kapısı penceresi zaten açık bir depodan bazı değersiz eşyalar çaldılar. Tutun ki çalmak zorunda kaldılar. Anında da yakalandılar çünkü bu olayların gençleri değillerdi. Hapse girdiler çıktılar. Bir süre sonra bir kardeş yeniden yakalanacağını bildiği halde yine bir yerlerden bir şeyler çaldı. Ve tabii yine yakalandı!
Pekala soralım. Bu gençleri ikinci kez suç işlemeye zorlayan olay nedir? “Kötü ruhların” akıllarını başlarından alması değilse, nedir bu gençleri böylesi kanunsuz yollara düşüren?
Tek kelimeyle işte cevabı: İşsizlik! Yani Parasızlık! Yani hayata yenik düşmek! Yani mutsuzluk! Çaresizlik! Ve sonuç: “Yaparım be, inadına bir daha, bir daha!” Hayattan intikam almak budur işte! Hapse girmek pahasına!
Oysa: Bu ülkede “Sosyal Yardım Daireleri” var. Bu ülkede psikologlar, sosyologlar var… En önemlisi böylesi toplumsal felâket haline gelmiş olaylardan da sorumlu olması gereken Hükümet ve Bakanlıkları var! Sorusu suali edilecek Meclis var! Dahası aydınlar, bal vermez arılar gibi vızıldayan lafazan insanlar, örgütler var…
“Bu çocuklar sonuçta bizim çocuklarımız” deyip de bir teki sahiplik koydu mu o yollarından sapmış kadersiz gençlere? Yoksa şöyle mi dediler: “Sokacaksın içeri gün yüzü göstermeyeceksin, görsünler günlerini!”
Zaten düşündüğünüzle istediğiniz oluyor! Sokuyorlar içeri sonra çıkartıp yine yollara salıyorlar! İşsiz güçsüz! Ne bir rehabilite ne de ellerinden tutacak bir yetkili ile sorumlu!
Üniversite mezunu genç belli ki bu ülkede daha çok kuşku duyacak, korkularla yaşayacak… Çünkü ne aydınlık gelecekler var görünüp gösterilen ne de hayatlar var müjdelerle vaat edilen…