Anastasiadis’in “baş müzakereci” olarak yetki ve sorumluğunu evvel emirde “Ulusal Konsey”den aldığını, kilisenin onayı ile hareket ettiğini, Atina ile de görüş birliği içinde olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu yetki ve sorumlulukları içinde “son sözün ve kararın da Anastasiadis’e ait olduğunu biliyoruz.
Buna karşılık Eroğlu’nun yetki ve sorumluluk alanını bilemiyoruz. Ankara ile hemen her konuda mutabakata vardıktan sonra mı müzakere masasında “tavır koymaktadır” onu da bilemiyoruz. Dolayısıyla “son sözü söyleyecek “tek yetkili” midir sorusuna da cevap veremiyoruz!
Zaten bunları sual edip cevap beklesek, “Anavatan Türkiye ile uyum içinde hareket etmekteyiz” açıklamasını işiteceğiz. Fakat yine de Eroğlu’nun masada ne kadar kendi siyasi inisiyatifi içinde bağımsız davrandığını bilemeyeceğiz. Bu nedenle “son sözle son kararın” iki dudağı arasında olup olmadığını merak etmeye devam edeceğiz!
BU DEĞERLENDİRMEYİ NİÇİN YAPTIK: Eroğlu, zaman zaman yaptığı açıklamalarda 1974’ü baz alarak Kıbrıs Türkü’nü öncesi siyasi koşullara götürecek anlaşmayı kabul etmediğini söylemektedir.
Ve hatırımıza rahmetli Denktaş’ı getirmektedir: O da ölene kadar “Kıbrıs Türk halkının dava adamı olduğunu,” “avukatlığını yaptığını” söylüyordu. “İki devlete dayalı iki bölgeli çözüm istiyordu.” Toprak ödününden kaçıyor, “Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi olmazsa olmaz” diyordu. Gönlünde yeşeren asıl büyük ideası ise “Türkiye ile entegre” olmaktı…
Fakat bir sabah kalktıkta baktı ki Erdoğan’ın desteklediği Annan planı ilmik olmuş boynunu sıkıyor! Yapacak hiçbir şeyi kalmadığını o gün anlamıştı zaten! Nitekim bir süre direnip yerini Erdoğan’ın yeni yıldızı Talat’a bırakmıştı!
Yani demek istiyoruz ki Denktaş gibi ömrünü Kıbrıs sorununa adamış, Türkiye’yi anavatan olarak kabul etmiş, entegrasyonu bile gündeme getirmiş bir dünyasal lider; Gün gelir TC’nin siyasi çıkarlarına uygun bir yeni strateji saptaması nedeniyle Ankara ile ters düşer, görevini bırakır!
ŞİMDİ EROĞLU’NU İZLİYORUZ: Doğrusu Şubattan beridir devam etmesine karşın Erdoğan’dan yahut Davutoğlu’ndan süreçle ilgili tıs çıkmadı! Çıkan sesler de “çözüm isteriz” gibi klasikleşmiş laflardı…
Şimdi Eroğlu’na “son sözün ve kararın müzakerecisi” olarak bakmak istiyoruz ama o sözle o kararın gerçekten “1974 öncesine asla geri dönülmeyecek bir “kararla söz” olduğunun kesinliğine varamıyoruz!
Mesela Annan Planı’nda Rum tarafına iade ettiğimiz Güzelyurt’u “artık vermiyoruz” kararı ile sözünde miyiz?
Annan Planı’nda TC’nin garantisini iyicene sulandırıp sembol haline getirirken, şimdilerde Türkiye’nin etkin ve yetkin garantisinden ödün vermeyeceğiz mi diyoruz?
Annan Planı’nda altmış bin Rum’un Kuzey’e geçmesine cevaz verirken, şimdi Anastasiadis’in Kuzey’e geçmesini istediği yüz bin Rum’un yeniden dönüşlerine mi kapıyı kapatacağız?
O günlerde dönüşümlü başkanlığı kabul ederken şimdilerde Tek Devlet iradesindeki Rum tarafının sürekli Başkanlık koltuğunda kalmasına katiyen cevaz vermeyecek miyiz?
Kısaca: Biliyoruz ki Rum tarafı 2004’te “hayır” dediği Annan planının üzerinde ödünler istemektedir. Ve görüyoruz ki Türk tarafı da o gün verdiği ödünleri bile bugün Rum’a vermem demektedir. Mesela Güzelyurt’u!
Merakımız şudur: Bu kararları Ankara ile Eroğlu birlikte mi aldılar? Ve gerçekten inanıp güvenebilir miyiz ki Erdoğan’lı Ankara gün gele Denktaş’a dayattığı Annan gibisi planları Eroğlu’na dayatmayacak, bugün sürdürülen politika neyse öyle kalacaktır?
**********
ORGAN NAKLİ OLAYI – ÖZEL SEKTÖR İLE DEVLET İLİŞKİLERİ
Çoğumuzun iki gözlüğü vardır. Miyop ve hipermetrop. Birisi uzak için diğeri yakın için! Yakın gözlüğü ile uzağa, uzak gözlüğü ile yakına bakamazsınız çünkü göremezsiniz!
Bugün Yakın Doğu Üniversitesi’ni sarmalına alan “organ nakli izni” olayına işte bu gözlüklerden birisi olan “yakını görenle” bakmak istiyoruz. Çünkü geçen günkü yazımızda olaya global tehlikeleri ve korkunç yanları ile bakarken “uzak gözlüğümüzü” takmıştık. Dolayısıyla Sağlık Bakanlığı tarafından YDÜ’nin Organ Nakli ünitesini denetlemek istemesinden doğan tartışmaları es geçmiştik.
Önce şunu belirtelim ama: 2013 hatta öncesinden beridir “özelleştirme” ve “özel sektör” konularında çok çelişkili politikalara tanık oluyoruz! Mesela Ankara’nın dayatmasına ve Lefkoşa’daki Büyükelçisi Akça’nın bütün ısrarlarına karşın ne kamuda ne ekonomide ne de maliyede 2013-2015 yıllarını kapsayan reformlarla özelleştirmelere gidilmemiştir. Aradan bir tek Sütçülük Kooperatifi sıyrılmıştır. Buna karşılık Telekomünikasyon yeni ADSL sistemi satın alacağını açıklamasına, Elektrik Kurumunun hâlâ sallantıda olmasına karşın bu iki müessese “biz kendimizi yönetiriz” tutumlarında “özelleştirmenin” Ö’sünü bile ağızlarına almadan borç harç içinde yollarına devam etmek istemektedirler…
Eğer Anayasa’da değişikler olsaydı Belki Kamu Yönetiminde bazı olumlu değişiklikler yapılabilecekti, kabul edilmediği için o da vuslata kaldı! Maliye ise ortadadır! Yani TC parayı vermese zaten KKTC yolcu Abbas’tır!
BU KOŞULLAR ORTADA İKEN: Mevcut olan özel sektöre ait kuruluşları hangi nedenle olursa olsun “uluorta” teşhir ve “tehdit” etmek, halka yaranmak babında küçümsemek, basitleştirmek gibi davranışlarla gözden düşürmek, sadece yanlış ve insafsızlık değil, KKTC’nin de köküne dinamit oturtmaktır!
Bir örnek vereyim. Bu memlekette Asil Nadir’i önce baş tacı ettikti. Tüm Güzelyurt’un Narenciye bahçelerini kapatmasını alkışladıktı. Emrine dönümlerce araziler hava alanı bağışladıktı. Sonra adama gazete yayınlattırarak, o gazetesi ile “siyasi iktidarlar ve muhalefet partileri ile oynamasının” keyfini çıkartıp, kim kimi yiyecek merakında karşısına geçip seyrine daldıktı! Başına şu bildik felâket gelmeden önce yanında dört bin kişiyi aşkın insan çalışıyordu… Ne oldu? Adamı ite kaka Londra’daki Hırsızlar hapishanesine kadar düşürtüverdik! Ne kazandık, kaybetmekten başka!
1974’den sonra kaç iş insanımız palazlanıp uçmaya çalıştıysa “ya hırsız” damgasını vurdular yahut “sahtekâr, dolandırıcı” dediler! Hâlâ da öyledir. Çoğu da yanında binlerce insan çalıştırmakta, Devletle sorunları da olsa istihdama katkıda bulunmaktadırlar. Kaldı bunları yazmak zaten abes! Küçük ülkede her şey ayan beyan!
Son bir örnek de devletin içinden: Polis! Atımızı nalladık polisin peşine düştük. Başta Başbakan! Eroğlu ile kavga ederken koskoca polis camiasını yaz boz etti!
VE SUAT HOCA’LI YDÜ: Memlekette davetlerine katılmayan tek bir gazeteci kalmadı! Bütün “köşeciler” Suat hoca’yı yere göğe sığdıramadan hep başarılarından söz ettiler! Bu memlekette Suat Hoca’ya gösterilen alicenaplık hiçbir işadamına gösterilmedi! Hatta “zenginler sınıfına” dahil olmasına sevinmeyen insan kalmadı. Buna karşılık Suat hoca da KKTC’ye devasa yatırımlarda bulundu. İtiraf edelim, başarıları da devam ediyor. Hatta o kadar muteber ve güvenilir bir zat’ı muhterem haline geliverdi ki geçen yıl çok ciddi bir tıp olayı olan “organ nakli” iznini bile alıverdi, daha doğrusu verdiler!
Elbette bu “büyüklük” ve “izinler” “Hastanesi Sağlık Bakanlığı tarafından denetlemez” anlamına gelecek imtiyazlı sınıflı bir Suat Hoca yaratmak için değildi!
FAKAT OLAY ŞUDUR: Bu denetimi yapmak gerekli idiyse neden medya ile ilgili kamu kuruluşlarını ayağa dikecek gürültüyle yaptınız? Devasa bir müesseseye neden uyarıda bulunmadan yahut gerekli ilişkileri kurmadan sıradan bir klinik gibi şaibe altına soktunuz?
Neden onca üniversite öğrencisi ile hastalarını, TC’den gelen Prof. Unvanlı doktorlarını, tek bir habere kurban etmekte beis görmediniz?
AMAN DİKKAT DİYORUZ: Zaten devlet olarak ne reform yapıyorsunuz ne de memlekete yatırım! TC’den gelen parayı paylaştırıp dağıtıyorsunuz! Bari yeni yeni palazlanan özel sektörü siyasi acemiliklerinize kurban etmeyin… Çünkü YDÜ ile ilgili haberler doğru da olsa yanlış da olsa yapacağı zararı yapmıştır! Bu da olumsuzlukları ile tabii ki KKTC’ye yansır!
































