Bizim zamanımızda modaydı. Cılkını çıkarmaya müsaitleştiğimiz zamanlarda zembereğimizden boşalır, gücümüz ve sesimiz kime yetiyorsa avaz avaz tempo tutar, çığlık çığlık bağırırdık: Bilmem kim biiiiziiiii diskoya götür. Ne kimse bizi diskoya götürdü, ne biz aslında istediğimizin ne olduğunu bildik. Belki de eğlenmek sandığımız şeyin tamamı bu bağırış çağırıştan ibaretti. Disko kültürüne asla yetişemedim. Club desen bizdekiler beni hiç açmadı. Askeriyede nerelere “disko” dendiğini öğrendikten sonra ise tümden soğudum ve hiç telaffuz etmez oldum. Lakin bu toy yeni yıl kapıdan içeri girecek gibi olduğundan beri slogan gibi ağzımda: 2025 bizi diskoya götür. Biz eski, o yeni olduğundan belki eziyorum. Belki de üzerinde bir ağırlık kurmak istiyorum kim bilir? İyisi mi 2025 sen bizi diskoya götür.
Türlü saçmalığına inat ve belki de onlarla kabul ettiğim hayatla ilişkim belli bir süredir mesafeli. Altına imzalarımızı atmadığımız bir anlaşma var gibi… O da biliyor ağzımın tadının kaçtığı, eğlenmediğim yerde olmayacağımı. Saygıyla yaklaşıp birbirimize, varlığımızın devamıyla sonlanan görünmez mutabakatlara varıyoruz sessiz ve düzeyli… Karşılığında çok da bir şeye benzetemediğim boş hevesler alsam da çaktırmıyorum şimdilik.
Hayatımızın belli ve önemli bir sürecine varıncaya kadar hep şu öğretildi bize. Ciddiye alınmak istiyorsan ciddi olacaksın. Diskolayacaksan falan mesela bunu iştekilerden gizli yapacaksın. Kendine “hanım”, “bey” denmeyen ortamlarda bulunmayacaksın. Ne yalan söyleyeyim belli bir saçma zaman döngüsü kadar, oralardan denilenleri doğru saydığım kısa süreci pas geçersek, bu; benim hep reddettiğim bir motto olmuştur. Çalışma hayatımın hatırı sayılır bir bölümünü yönetselde yaptığımı düşünürseniz (J) birlikte çalıştığınız insanların saygısını kazanmak için onlarla diskolamamaktan fazlasını yapmanız gerektiğini küçük yaşta öğrendiğimi tahmin edersiniz. Kendinizden yaşça büyük insanlarla çalışıp, iş hiyerarşisi içinde onların üssü olmuşsanız, denkleme bir de kadın olma hali eklediğinde ortaya koca bir cümbüş çıkar. Size de ya Türk filmi sahnelerinden aşina olduğunuz koşarak yatağınıza atlayarak ağlamak, ya fütursuzca agresifleşip karşınızdakini daha da asabileştirmek, ya da kendi yönteminizi keşfetmek kalır. Yıllar süren bu karambolle ben şöyle baş ettim: Kendim olarak ve ısrarla öyle kalarak. Şimdi bazılarınıza ne basit ve mesnetsiz geliyor değil mi? Geçen gün hayatımda verdiğim değeri bilip anladığından artık çok da emin olmadığım, buna karşın cidden çok sevip önemsediğim birisiyle gayet hararetli tartışırken hiç düşünmeden ama tam da içimden bir cümle çıktı: Ben kimseyle nepotik bir ilişkiye girmedim, hiç iş aramadım ve hiç eğilip bükülmedim. Hani en alakasız zamanda en iğdiş edilmemiş haliyle çıkıverir ya bazan kelimeler ağızdan, hah işte tam da öyle.
Konu yeni yıl ise eğer bu yazıda, dönüp durup ne anlatıyorsun sen ya Nazar? Yazının konusunun yeni yıl olduğundan emin olmadığım kadar eminim gerçek konunun ne olduğundan.
Sizi bilmem ama ben net olarak söyleyebilirim: Tahammül seviyem her geçen yaş ve yıl ve belki de ay ve gün düşmekte benim. Savsak, özensiz, kendine ve yaşadığı dünyaya bu denli kayıtsızların dönemi daha önce de geldiği için defaatle belki de battı ve çıktı dünya bundan önce de… Şimdi bir yıl daha yaşlanırken bu savsaklığa boyun eğecek değilim. Bence siz de… Pompalanan umutsuzluğa rağmen umut, vasatlığa rağmen alternatif sesler ve mutlaka başka yollar bulup iyi olduğumuz bir yıl olsun…

KIBRIS SORUNUNDA BİLE!
Tüm bu umutsuzluk iklimi yaratıcıları, en temelde nasıl olsa bir şey değişmez diyerek, mevcut durumun devamına oynarken, ben yeni fırsatlara ve umuda inanıyorum yine; Kıbrıs Sorununda bile. Gündem bu denli yoğun, gözler Suriye eksenli gelişmelere çevriliyken Hakan Fidan’ın 2 günlük ziyaretini de; ipuçlarının gösterdiği, çerçeveyi sadece iktidar ve devlet erkânı ile sınırlı tutmama durumunu da önemli buluyorum. Ne olacak, süreç nasıl işleyecek adını tam koyamamakla birlikte, güç dengelerinin yeniden kurulduğu bu süreçte payımıza bir şey düşmeyeceğini beklemenin naiflik olduğu görüşündeyim. Tatar- Fidan açıklamasında belki söylemsel olarak yeni bir şey yok fakat, zamanlama, mesajların nereden ve hangi tonda verildiği son derece önemli. Türk dış politikasının Fidan döneminde diplomatik anlamda sahadaki performansını uzun zamandır takipte olduğumu söylüyorum. Bu kez bu adımları Kıbrıs özelinde takip etmek ve süreci soğuk kanlılıkla izlemek gerek.
“Kapsamlı çözüm olana kadar hiç bir şey çözülmez”ci asla olmadım, ancak “çözüm”ün kelime olarak yazılmasından dahi heyecan duyuyorum. Bu savruk, dağınık ve kişisel hesaplar peşinde olan yapıyla derdi olan bizlerin, yaptığımız işlerde en iyisini yapabildiğimiz, sadece kendimizi ve zümremizi değil, bütünü düşünüp karar üretebildiğimiz, kendimiz kalabildiğimiz bir yıl olsun.
Bir de kendimizi tanıyıp sınırlarımızı keşfettiğimiz ama asla geri viteslemeyip çok eğlendiğimiz bir yıl olsun 2025.
İyi seneler…
































