Müzakerelerde yeni siyaset trendi “adım” olduğundan biz de meramımızı anlatırken modaya uygun olarak “adım adım” gideceğiz: Birinci adım: Önce biz kendi içimizde anlaşalım: Var mı KKTC’de çözümü istemeyen tek bir kişi? “Mümkün değildir” diyorsak o halde “birbirimizi çözüm isteyenler ve istemeyenler” diyerek suçlamaktan vazgeçilmeli!
İkinci adım: Geriye kalıyor “çözüm isteyen Kıbrıs Türk halkının” nasıl çözümden yana olduğuna. Bunun için de “statükocular ilericiler” yahut “milliyetçiler globalistler” veya “Sağcılar Solcular” diyerek birbirimizi kamplara ayırmaktan vazgeçmemiz gerekir.
Üçüncü adım: Asgari müştereklerde anlaşmış, bu sorunu da çözmüşsek geriye ne kaldı? “Tümden çözüm isteyen Kıbrıs Türk halkı.”
Dördüncü adım: Değil mi ki Kıbrıs Türk halkı asgari müştereklerde birleşti ve iç barışı tesis etti. Şimdi rahatlıkla nasıl bir çözüm istediğimizi söyleyebiliriz?
İşte zurnanın son deliği burada “zırt” der! Çünkü yukarıda yazdıklarımızın hepsi de hayal mahsulüdür, bu toplumda “nasıl bir çözüm istediğimizi” şip şak söyleyebilecek ne bir babayiğit vardır ne de siyaset duayeni lider! Çünkü her “kesimin” her “örgütün,” her siyasi partinin, adını “federasyon” olarak telaffuz etse de “kendi kafa yapısına, misyonuna, “izm”ine göre bir çözüm şekli vardır!
Zaten bu son müzakerelerde de “fedaratif sistemden başka çözüm olamaz” söylemi tutun ki tek ortak paydaşımızdır.
FAKAT: Müzakereler başlarken, Anastasiadis, adına “ortak açıklama” denen önerisini kabul ettirdiği için masaya oturduydu. Eroğlu da kendi önerisini kabul ettirdiği için müzakerelerin kapısını açtıydı. Kısaca tarafları masada buluşturan “tek egemenliğe dayalı, tek uluslararası temsiliyeti, tek yurttaşlığı içeren… Fakat Kuzey ve Güney’in kendi içlerinde egemen ve birbirlerine karışmamaları esasında bir Federal sistemde buluşulmuştu…
Bu Federasyon modeli, kapsamı çok geniş de olsa 28 üye ülkeli AB’dir. (Benim) amiyane ifademle Ülkeler nüfus oranlarına göre AB Parlamentosunda kendilerinin atadığı temsilcileri ile temsil hakkı elde ederler ve “Birliğin” sağlık afiyeti için çalışırlarken; bir yandan da kendi içlerinde AB ilkelerini gözeterek ve muktesebatına uyarak, kendi bağımsızlıklarının yanına ulusal bayrakları ile uluslar arası ilişkilerini de koyarak devlet varlıklarını sürdürürler…
Mesela Güney Kıbrıs AB üyesidir ama hem AB’nin hem NATO’nun karşısında yer alan Rusya ile aşna fişne olması bir yana, vakti zamanında kara parasını bile aklamış, of shore bankalarına yataklık yapmıştır. Buna karşılık ne AB hesap sormuştur ne de Rum liderliği hesap vermiştir!
SADEDE GELELİM: Federal sisteme dayalı çözüm konusunda birleşmişsek kendi Kuzey topraklarımızda kendi egemenliğimizin sahibi olmamız gerektiğinde de birleşmemiz gerekir!
Keza dış ilişkilerde “Kıbrıs’ın genel çıkarlarına zarar vermeden, Federal anayasa ile federe devlet kurallarının dışına çıkmadan Kuzey ve Güney’in serbestçe hareket etmelerine de cevaz verilmelidir…”
Mesela ben böylesi bir çözümün “kulu kölesi olurum! Kıbrıs Türk halkı da tümden olabilse, Anastasiadis arsızlıklarından vazgeçer, kazanımlarını da yitirmemek için çözüm sürecini hızlandırdı…
**********
KKTC’DE TURİZM YOKTUR DİYORUZ, İNANMIYORSUNUZ!
Türkiye bayram tatilinde nereye gidecek? Gazetelerde internette çarşaf çarşaf haberleri yayımlanıyor… Uçak otobüs fiyatları veriliyor… Turlarla Gidilecek ülkelerin tanıtımları yapılıyor, tur acenteleri görülmesi gereken yerlerin bircik bircik fotoğraflarını yayımlıyor, “cennet köşeleri” diyerek insanlara takdim ediyorlar…
KKTC’yi tüm bu turistik yerlerin, ülkelerin tanıtımları içinde nafile gözlerle arıyorum! Üstelik büyük bir hüzünle! Ve hâlâ iddia ediyorum: “KKTC’de turizm yoktur!” Nitekim:
Türkiye’den bile turist gelmiyor, getirtemiyoruz. Tabi bir daha yazalım: “Cazinosu olan otellerden kısaca kumar oynamaya gelen ve giriş yaptılar diye ziyaretçi sayısını kabartan TC’lilerden söz etmiyorum. Onlar lüks otellerin kumarhanelerinde şakıyan kuşlardır. Bizse kentlerimizde, yollarımızda, çarşılarımızda, eski eserlerimizi izlemelerde, otellerinden çıkıp eğlence yerlerine katılımlarında, sosyal hayatın içinde görmek istediğimiz turistlerden söz ediyoruz.
Örnek mi? En basiti Rum tarafındaki turizm ve turistler gibi! Oysa böylesi bir turizmden söz edemiyoruz!
Aksine bayram oldu muydu insanlarımız yediden yetmişe dış ülkelerin turistleri olmakta! Nitekim geçtiğimiz günlerde hangi turla hangi AB ülkesine yahut TC’nin hangi yöresine gidilecekse gecelik konaklamalar için fiyat dökümleri veriliyordu. Artı aramızdaki tuzu kuru TC’li yurttaşlar da Türkiye’deki ailelerini bayramlamak için kaçıyorlar…
Yani turist ağırlayan değil, “turist” olan ülkeyiz! Nedir sorun? En azından neden 75 milyonluk Türkiye’den olsun KKTC’ye turist çekemiyoruz…
MESELA: İsrail Türkiye’deki Yahudi aleyhtarlığı nedeniyle yurttaşlarına “sakın Türkiye’ye gitmeyin çağrısı” yapıverince pek çok rezervasyonlar iptal edilmiş! Bu haberi okudukta ilk aklıma gelen şu oldu: “Şimdi Güney hepsini de havada kapacak!”
Pekala biz? Üstelik burada Yahudi damgalı devasa bir marina vardır. Dahası nedense öteden beridir Yahudilerin bize özel ilgisi vardır. Bir ara Mağusa Limanı’nda Cafer Gürcafer’in girişimleri ile eski gümrük binasını restore ettilerdi. Her hafta İsrail’le Mağusa limanı arasında çalışacak bir feribotla gelecekler, “Mağusa Limanı’nda “kendilerine özel gümrük binasından giriş çıkış yapacaklardı.” Düşünün yüzlercesi ile memlekete gelecek turist bunlar. İhtiyaçlarına cevap vermek için oteller de yapılacaktı, ötesi turistik tesisler de. Erdoğan’ın Yahudi’ye “van munit” diyeceği tuttu bu iş yattıydı!
Mesela şu anda da Mağusa belediye sınırları içinde Palm Beach Oteli’nden başka turistik tek otel yoktur! Zaten turist de yoktur da ondan!
Kısaca her sektörde olduğu gibi turizmde de “lafla peynir gemisi yürütmeye çalışıyoruz!” Buna karşılık Girne’den baktık mıydı dağlarını gördüğümüz Türkiye’den bile bayramlarda olsun turist getirtemiyoruz. Hoş zaten gelseler her halde ikinci gün can sıkıntısından çatlarlardı!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (ŞU ASGARİ ÜCRET TUTSAKLARI!)
Sıcaklar fena vuruyor. Çalışmak zorunda kalan insanlara Allah acısın. Artık klimasız kapalı alanların kalmadığı gerçeklerde belki sıcak devlet kademelerinde çalışanlar için sorun değildir ama o inşaatlarda ve yollarda yahut şu veya bu özel sektörün türlü çeşitli işlerinde çalışanlar için koşullar hiç iyi değildir.
Ben bazı iş yerlerinde hatta dükkânlarda çok uyuklayan, of puf çekerken olduğu yerde kaykılıp giden gencecik çalışanlar görürüm. Ve hatırıma gelir: Ne çalışma saatleri sekiz saattir mutlaka üzerindedir ne de ücretleri yeterlidir mutlaka kesintilidir!
Asgari Ücretin yeniden tespiti için dayatmalar vardır. Sendikalar Asgari Ücret Tespit Komisyonunun toplanmasını her yıl biraz daha eriyen ücretin en az 2 bin TL olmasını istemektedirler… Tabii bu öneri Yine tartışmalara neden olacak, özel sektör tarafı “eğer artış olursa çalışanlarımızdan bazılarını işten çıkarmak zorunda kalacağız” diyecekler, sendikalar yine direnecek…
Her yıl ayni sancılı toplantılar yapılır: Alıştık diyeceğiz de 4 yılda iş kazalarından 783 kişinin yaralanması, 19 kişinin ölmesi gibi nüfus ve koşullarımızın üzerindeki gerçek de vardır; artık bin 560 TL’lik asgari ücretin leblebi parası bile olamayacağı gerçek de vardır!
Çalışma Bakanı Aziz Gürpınar’ı başarılı bulanlardanım. Umut edelim üniversite mezunlarının bile asgari ücretle düz işçiler olarak çalıştırıldığı memlekette soruna bir çözüm getirir.
































