Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

DEMEK Kİ YIKILMADIK AYAKTAYIZ: (İŞTE O BÜYÜK HEYECAN!)

20 Temmuz günü Girne’deki mahşeri kalabalığı gördüğümde sevindim.      

   Demek ki bu memlekette 20 Temmuz 1974’ün Kıbrıs Türk halkı nazarında hâlâ büyük önemi ve özelliği vardır.
Demek ki Kıbrıs Türk halkı hâlâ o Barış Harekâtı ruhu ile ulusal heyecanını yitirmedi.
Demek ki Güney’de bir vatan bırakmanın yası değil, Kuzey’de gerçek vatan sahibi olmanın mutluluğu yaşanmaktadır.
Demek ki 20 Temmuz bağımsızlık ve özgürlüğe kavuşmanın mutlu ve kutlu günü olarak değerlendirmektedir.
Demek ki Kıbrıs Türk halkı böylesi kutlu günlerindeki resmigeçitleri coşku ile izlerken ne tanklardan toplardan korkup gocunmaktadır ne de gösteriler nedeniyle başının üzerinden geçen savaş uçaklarının gökleri delen seslerinden yerinmektedir.
Demek ki bu memlekette bağımsızlık ve egemenlik savaşımının yıldönümünü hâlâ hiç bitmeyen vatan sevgilerinde kutlayan yüz binlerce insan vardır…
O HALDE ŞÖYLE DİYEBİLİR MİYİZ? Yıkılmadık ayaktayız! Demek ki Kuzey’e Vatanım demekten utanmayan insanlarımız varmış ki denizler deryalarcasına…
Oysa son zamanlarda yeis içindeydim. Müzakereler sürecinde Anastasiadis’li Rum’un bitmez tükenmez politika cambazlıkları ile boşa geçen zamanların, Türk halkı bünyesinde yarattığını sandığım bıkkınlık ve umutsuzluğuna ellerken zannediyordum ki arttık Rum tarafının istediklerini vermek kıvamına gelmiştik!
Ve hep yazdığımca zannediyordum ki doymak bilmez iştaha ile bu kez de Annan planının üzerinde ödünler isteyen Rum tarafına neredeyse ram olmuştuk!
İşte böylesi günlerdir ki yeniden “dirilişin” silkinip yeniden “varoluşun” doğumu müjdelenir. Böylesi günlerle aydınlanır kasvetli ruhlar…
Çok mu hamaset kokulu oldu? Olsun! Bakın bir haftayı aşkın süredir bir güçlü dünya devleti olan, Amerika’yı, Avrupa’yı arkasına almış İsrail, İstanbul kadar toprağı olan Filistin’i hallaç pamuğu gibi atarken yüzlerce masum insanın ve çocukların ölümüne sebep oluyor.
Ve Mahmut Habbaş’a fena halde kızıyoruz: “İsrail’in gücünü, Amerika tarafından nasıl kayırılıp  en modern silahlarla silahlandırıldığını, sonuçta yine haklı çıkacak olanın Yahudi olduğunu bildiği halde nasıl savaşmaya devam edersin? Nasıl İsrail’e durmadan füze atar, masum halkını çocuklarını öldürtürsün?” Fena halde kızıyoruz!  “Otur oturduğun yerde barışçı çözümler ara be adam” diyoruz!
Öyle değil işte! İnsanlar gerekirse vatanları, egemenlik ve özgürlükleri uğruna işte böyle harakiri yaparcasına da savaşırlar! Bir zamanlar Kıbrıs Türk’ünün Rum-Yunan ikilisine karşı savaştığınca.   Ya savaşmasaydı? “Barış da olurdu çözüm de!” Fakat Rum’un kulu kölesi oluşta…
Ha siz yine silahlardan, savaşlardan, toplardan tüfeklerden, jetlerden korkuyorum demeye devam edin. Ve hiç mi hiç “Rum’dan korkmayın!” Hatta “ne güzel beraber yaşardık” deyin, söylemeye devam edin!.. 
     ******      

ÖZDİL NAMİ NEDEN ŞAŞIRTTI?
Çok hayret ettiler. Neden Özdil Nami şahinleşti! Neden başlarda çok umutlu iken şimdilerde “müzakerelerde ilerleme değil, gerileme vardır” demekte.
Ve yorumladılar. Yoksa Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken sol oylar yanında Sağ oyları da alma taktiği mi sürdürüyor? Yoksa hem sola hem sağa mavi boncuk mu dağıtıyor? Hayır! Çünkü:
Nami o kadar gençtir ki henüz bu tip politika tezgâhlarına mekik atacak kadar işin alavere dalaveresini öğrenmedi.
Nami çözüme o kadar inandıydı ki müzakereler başladığında “üç ay sonra çözüm vardır” müjdesini verdiydi. Böylesi bir inancın politikacısı seçim uğruna inancını yemezdi!
Nami çözüme o kadar inanmıştı ki ülke ülke dolanarak sorunu anlatmış, KKTC’de toplantılar yaparak halkın destek ve katkılarını istemişti. Böylesi bir Dışişleri Bakanı bıçakla kesilmiş gibi yüz seksen derecelik dönüş yapmaz, pişmanlık rolüne yatmazdı.
PEKALA: Özdil Nami’yi değiştiren neydi? Bazılarımızın hâlâ büyük güven duydukları ve “bu insanlarla barışçı çözüm olur” dediği Rum’u müzakereler sürecinde bizatihi görüp tanımış olmasıydı.
Ki benzer olayı Papadopulos ve Hristofyas’la görüşen Talat da yaşadıydı! Sonunda dayanamayıp “ne yapayım dediydi. Kendimi Saray önünde asayım mı?”
Rahmetlik Denktaş’ı yıllarca kınadılar, adını “Mr. No” koydulardı! Çünkü Rum tarafının istediklerini hiç kabul etmediydi. Fakat kimseler niçin kabul etmediğini düşünmek gereğini bile duymadan Rum tarafına hak verdiler, Denktaş’ı yerdilerdi!
NAMİ NE YAPSIN? Karşısında bundan öncesi müzakerelerde uzlaşıya varılan tüm konuları geçersiz sayan bir Anastasiadis var!       Artı müzakereleri rölantiye alırken ille de Maraş’ı iade edin diyen bir Rum tarafı var!
Müzakereleri oyalayıp zamana yatırırken Güven yaratıcı önlemleri öne çıkarıp “ne kaparsam kârdır” politikalarında heyamola çeken bir Rum liderliği var.
Çözüme giden yolları açarsa Türkiye’ye AB yollarının da açılacağını bildiği için mümkün olduğunca müzakereleri sabote edip etkisiz kılan bir Rum politikası var…
Nami ne yapsın?  “Oh müzakereler ne güzel devam ediyor” diyerek halkını aldatsın mı? Hele Rum liderliğini bizzat görüp tanıdıktan sonra…     

      **********   

   KISACA TAKILDIĞIMIZ:  (TC-KKTC TİCARETİ)
Hep ayni sorun! Ki ne zaman haberine toslasam başıma sızılar girer! Nitekim KKTC yine 2014’ün ilk beş ayında TC’den 438 milyon dolarlık ithalat yaparken 43 milyon dolarlık da mal sattı! Geçen yıla göre 3.4 oranında artış var.
Ne demektir bu?  KKTC pazarı Türkiye’ye muhtaç bir didedir!
Dahası zaten öyle olması gerekir! Çünkü “Mersin limanından öte ne TC’ye ne de dış dünyaya açılan kapısı vardır!  Dolayısıyla ihracat olanağı da ancak Türkiye’nin alımı kadardır. Kuzey’in eti ne budu ne? TC’ye satacak neyi olabilir?”
İşte burada dururuz: Daha önce “Köşemde”  Ecevit’in Barış harekâtı sonrasında kendisi ile yapılan bir röportajda şunları söylediğini aktardaydım: Yine aktarıyorum:
“…Türk iş adamları Kıbrıs’a hiç ilgi göstermediler. Oysa hiç olmazsa hayır amacı ile dahi olsa bir takım yatırımlar yapılabilinirdi…”
İşte o, “hiç olmazsa hayır amacı ile de olsa” cümlesi var ya. Demek ki akıl yolu birmiş ki 1974’ten beridir benzeri yığınla öneriyi sıralarken TC’nin, KKTC ürünlerinin  çarşılarında rahatlıkla pazarlanması için  “hiç olmazsa hayrımız hürmetine olanaklar yaratması  gerekir” diyorduk.
Oysa bırakın bu “olanakların” yaratılmasını Türkiye KKTC’ye üçüncü ülke gibi davrandı. O kadar ki artık çarşılarımızı dolduran her şey TC’lidir ama  Türkiye’deki fiyatlarının çok üzerinde! En azından fiyat beraberliği bile yaratamadık. Hazin bir tecelli!