Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

FİLİSTİN SORUNU KANAMAYA DEVAM EDİYOR

Prof.  Faik Sabri Duran’nın 1965 basımlı kırmızı kaplı  “Büyük Atlas”ını önüme açtım.  Sanki Kuzey’deki Anadolu’yu fil ayakları üzerinde tutuyorlarmış gibi kitlesellikleri ile    uzanan Arabistan yarımadası ile Suriye’yi, Irak’ı,  İran’ı seyrettim.   Ve işte dedim   “büyük Orta Doğu!”   Batısında Akdeniz,  Doğu’sunda Basra Körfezi!  Ta Güney ucunda Umman Denizi…
İlk medeniyetin yeşerdiği  Mezotamya…   Firavunların,   piramitlerin ülkesi Mısır… Tüm dinlerin kutsalı Kudüs…   Ve Akdeniz sahillerine dizilmiş  Suriye,  Lübnan,  İsrail.   Altta Mısır’ın Sina Çölü…
Ve İsrail’in Batısındaki Akdeniz sahilinde kırk kilometre uzunluğu 9 Km.  genişliği ile bir ucu Mısır’ın Sina sınırında,   tüm öteki çevresi 21 bin 056 Km. karelik İsrail İle sarmalanmış  Gazze! 
1947’DEN BERİDİR KAN AKIYOR:  BM’lerin Filistin topraklarını İsrail ile Filistinliler arasında paylaştırdıkları günden beridir bu bölgede ne yanan ateşler söndü ne akan kanlar durdu!  Arafat’lı Filistin Kurtuluş Örgütünden beridir bugün de hâlâ İsrail’in işgalinde olan Gazze’de savaşlar bitmedi…
Tek nedeni  Filistinlilerin kan davası!  Ellerinden çeke söke alınan topraklara Yahudileri yerleştirmekle kalmadılar,  devlet oldukları halde hem  “topraksızlığa”  mahkûm edildiler  hem de ense köklerindeki İsrail’in saldırıları ve mezalimine uğradılar. Elan devam ediyor.  Dünya yine kalktı oturdu!  İsrail kınanıyor ama kimse yerinden kıpırdanmıyor! 
Hamas ise İsrail Gazze’yi vursun diye elinden geleni  yapıyor!  Çocukların ölmesi ne Hamas’ın ne de İsrail’in umurunda!  Hamas dünyaya İsrail mezalimini ispat etmek için  roketleri ile sürekli Yahudilerin topraklarını dövüyor!  İsrail de Hamas’ı haklı çıkartarak,   “devam ettiğin sürece ben de seni vurmaya  devam edeceğim”  diyor…
Bu satırları yazarken İsrail’in  kara harekâtı devam ediyordu… Belli  ki bu kez Hamas’ı bitirmeden savaşı bitirmeyecek! 
KIBRIS SORUNU İLE FİLİSTİN SORUNU BENZEŞİYOR MU?  1974’ten önce  bu konuyu çok tartışır,   Filistin Davası ile Kıbrıs Türk Davası’nı “kader ortaklığında” buluştururduk.  Ne var ki 1974’lerden sonra Filistin halkı  “kadersizliğine”  mahkûm İsrail’in saldırıları ile darmaduman olurken,  biz Türkiye’nin güvencesinde en azından savaş  olasılığından  uzak yaşamak şansına sahip olduktu…
Nitekim   rahmetlik lider Denktaş anlatırdı.  Dıştaki siyasi  platformlarında ne zaman Arafat’la rastlaşsalar, kendisine hep şöyle dermiş:  “Benim de arkamda  Türkiye gibi bir ülke olsaydı sırtım yere gelmezdi…”  “Biz devlet olduk ama toprağımız yok. Siz devlet olamadınız ama toprağınız var…”
Şu anda da Filistin’le benzeşen  yanımızın olduğunu sanmıyorum.  Tek ortak yanımız kurtuluş  mücadelelerine ayni dönemlerde başlamamız bir,  hâlâ  “çözümsüz”  oluşumuz iki!  Ne var ki İstanbul kadar bir toprak parçasına sıkışmış  Gazze,  bu kez de siyasi  sorunların çözümünü  İsrail’e roketler atarak çözmeye çalışan Hamas gibi bir çılgın örgütün esiri durumuna düştü!  Allah Filistinlileri hem Yahudilerin hem Hamas’ın elinden kurtarsın…

     **********    

  KKTC DEĞİŞTİ DEVLET OLMAK YOLLARINDA KABUK DEĞİŞTİRMEKTEDİR
Bugün  20  Temmuz 1974 Barış  Harekâtı’nın   başlamadan önce,  olagelen askeri hazırlıklarını yazacaktım.  Mesela Türkiye’nin adaya çıkarma yapacağına inanmıyorduk ama Ecevit’in diplomasi trafiğinin sürdüğünü,  sonuçta bir karar alınacağını  alınamazsa bir   olasılıkla adaya müdahale edilebileceğini düşünmekte olduğumuzu anlatacaktım. Zaten Makarios’a darbe girişiminden hemen sonra teyakkuza geçtiğimizi,    mesela Mağusa’da hisarların üzerine  mangalar halinde   “serpiştirildiğimizi,”  20 Temmuz sabahı çıkarma ile birlikte Rum asker ve milislerinin  bizi şaşırtan kesif atış ve havan topları ile dövmeye başlamalarını da  anlatacaktım…
Fakat araya göz yumamayacağımız kanlı İsrail saldırıları girince zaten kırk yıldır anlattığım olayları yeniden tekrarlamayı  “eh artık bu kadarı da lafazanlık olacak”  diyerek  gerilere attım…
BUNA KARŞILIK:  Şu aşağıdaki satırları Ecevit’in ağzından yazmadan rahat etmeyeceğim. Konu 1974’ten sonrası ekonomik gelişmedir. Ki  Barış Harekâtı’ndan sonra Ecevit hep  “askeri zaferi  ekonomik kalkınma ile taçlandıracağız”  diyordu… Maalesef 2004’lere kadar tenekeleştiremedik bile!
Nitekim Ecevit Başbakanlık’tan ayrıldıktan sonra bu konuda yakınırken bakın nasıl serzenişte bulunuyordu:  (Özetle aktarıyorum.) 
“…Şu bir gerçek ki 1974’ten sonra Rumlar ekonomilerini çok geliştirdiler ama bu süre içinde dışarıdan çok büyük yardımlar aldılar…  Türklere ise ekonomik ambargolar uyguladılar… Öte yandan Türkiyeli işadamları Kıbrıs’a hiç ilgi göstermediler… Oysa hiç olmazsa hayır amacı ile dahi olsa ilk aşamada kâr gütmeksizin bir takım yatırımlar yapabilirlerdi…  Türk işadamları maalesef Kuzey Kıbrıs’a yatırım yapmayarak bu ülkeyi çok ihmal ettiler…”
ŞİMDİ BİR GERÇEĞİN ALTINI ÇİZELİM:  Fakat TC’li iş insanları yatırım yapmaya başladıklarında  KKTC’nin nasıl ekonomik yönden ivme kazandığını görmemiz gerekir. Turistik otellerin kumarhanelerinden söz etmiyorum…   Bankacılık sektöründen orta ölçekli sanayi yatırımlarına kadar ne zaman ki dışımızdaki ve içimizdeki TC’liler ciddi ciddi yatırım yapmaya başladılar;  KKTC ilk kez Asil nadir’in başlattığı fakat yanlış uygulamaları sonucunda  devam ettiremediği yatırımlarından sonra ilk kez belirgin bir kalkınma ivmesi kazandık…
Bugün de geldiğimiz yeri küçümsememek gerekir.  Eleştiri hakkımızı bazen insafsızca kullanmış da olsak KKTC eksikliklerini tamamlamak,  boşluklarını doldurmak için can havliyle mesafe almaya başladı…
Mesela geçen gün,  bir devrelerde ayni gazetede yazan iki Köşeci olduğumuz,  ekonomik görüşlerini her zaman beğendiğim Necdet Ergün’ün girişimciliği ile ilgili bir haber vardı. Okuduğumda   “işte dedim,  tam ada ekonomisine yani  Kıbrıs’a uygun bir yatırım.”  Kısaca Ergün  “Busines Maker”  denen ve Türkçe’ye  “iş çöpçatanlığı”  olarak tercüme edilen bir yatırıma girişiyor. Ortağı Tamer Müftüzade.  Amaç, oluşturulan Network ile  “iş-proje-mal-partner-sermeye-yatırımcı-fon” gibi unsurları bir araya getirmek.  Kısaca dışa açılmak, Kuzey’i dünya sermayesi, yatırımcıları  ve fonları ile buluşturmak. Büyük düşünce büyük atılım…
Mesela “iş insanı” odaklı Güney’i  Kuzey Kıbrıs üzerinden bu sermeye unsurları ile Türkiye’ye taşımak,  sonra Türkiye’den Güney Kıbrıs’a  getirmek.  Bir nevi devrialem…
Anladığım bir konu mu?  Hayır!  Buna karşın yıllar önce de anlamadığım bu konuyu seslendirenleri  Köşemden savunduğumu çok iyi biliyorum.  Önemli olanın  böylesi dinamizmle  yaratılacak ekonomik potansiyel olduğuna inandığımdan.
KISACA  2014 YILINDA KKTC’DE ARTIK 1974’ÜN KUZEY’İ  DEĞİLDİR:    Dolayısıyla  geriye tek bir sorun kalıyor:  “Bir kez olsun “batıyoruz”  diyerek ağlaşmaktan vazgeçip, Kuzey’de  gitgide kökleşip olgunlaşan devlet varlığımıza inanıp ona sahip çıkalım…”  Her zaman denemekte yarar var diyorum.     

       **********
KISACA TAKTIĞIM: (SİFTAH AKINCI’DAN BEREKET ALLAH’TAN)
   Zaten adı üzerinde:  Akıncı…   Elbette küheylanı ilk kişneten,  ya Allah deyup kılıcı ilk çeken,  dosta düşmana  “dayanın geliyorum” diyecek olan Mustafa Akıncı olacaktı,  Akıncı’ya böylesi yakışırdı!
ANCAK!  İşi zor!  Bu  “Akıncı” Cüneyt Arkın’a dönmüş  hatıralarla yaşıyor..  Oysa karşısında dört yıldır tek bir gün bile  sesi ile cismi,  resmi ile demeçleri medyadan hiç inmeyen tüm Köşeci gazetecilerimizin üzerinde  reytingler kıran Talat vardır…
Hâlâ UB’nin “defter’i kebirini”  dolayısıyla delegelerini avucunda  tutan ve “bir kez daha Cumhurbaşkanlığa varım” diyen  vakti zamanında Denktaş’ı, sallayıp  Talat’ı yiyen Eroğlu vardır!
Ve artık adı sanı uluslar arası mertebeye ulaşmış,  zaten müzakereleri çekip götüren genç  ve dinamik Özersay vardır.
Ve ötede yerinde duramayan,  kabına sığmayan CTP’nin acar çocuğu Özdil Nami vardır!
Beride politikamızın yeni starlarından ve gitgide popülaritesi artan Siber  vardır.
Yani Sn.  Akıncı  bu kez işin zordur çünkü artık arkanda TKP de yoktur!  Buna karşılık sakın ola bunları sana karşı olduğuma yorma.  Keşke seçilsen,  senden iyisi mi olurdu.