Türkiye Erdoğan’la büyük değişimlere sancılanıyor. Tutun ki yeni bir “evülasyon” dönemi yaşıyor. İlk kez halkın seçeceği bir Başkanla, “Başkanlık sistemine” geçiyor. Ve tabi kafalarda sorular oluşturuyor: “Henüz demokrasi yönünden arızalı olan Türkiye Erdoğan gibi “tek adam” olma hedefindeki bir “Başkanla” yüzünü yeniden Batıya çevirerek demokratikleşme sürecini mi yeğleyecek yoksa başından beridir, “ben Orta Doğu’ya aidim” hayal ettiği kulvarına mı dönecek?
Kısaca Türkiye “Başkanlık sistemi” ile bir Fransa mı olacak yoksa “tek adamların, Diktatörlerin” halklarına egemen olduğu bir Ortadoğu ülkesi mi olacak? Dolayısıyla “Erdoğanlı Türkiye için Kıbrıs sorunu ne olacak?”
Türkiye’yi çok yakından izleyenlerdenim. Çünkü şuna inananlardanım: Türkiye güçlü ve basiretli olduğu sürece Kıbrıs Türk halkı da Güney’in ve Yunanistan’ın adayı kendi egemenliklerine geçirmeleri mücadeleleri karşısında güçlü ve güvenli dirence sahip olacaktır.
FAKAT: Hem Türkiye’nin hem Kıbrıs Türk halkının gelecekleri zorlayan ve şu anda da müzakereler sürecini olumsuz etkileyen Rum-Yunan ortak hedefi karşısında “ortak hedef” belirlemeleri gerekir. Şöyle ki “müzakere masasında tartışılan Kıbrıs çözümü” hedefi mi, yoksa “TC ile KKTC arasında stratejisi ile şekli saptanmış bir uygun hedef mi?”
Şu anda her iki soruya da inanıyorum ki Sn. Eroğlu da “açık ve net” cevap verecek durumda değildir çünkü Anastasiadis’in bombardıman haline getirdiği “şutlarını” kesmekle iştigal etmektedir! Öyle de olunca “nasıl bir çözüm istiyoruz” sorusuna kesin cevap verebilecek durumda değildir!
Çok kısaca Türk tarafı müzakere masasına “bedel ödemek için oturduğu izlenimini vermektedir!” Ve bu konudaki en büyük politik açmaz da “Erdoğan Türkiye”sinindir! İşte misali:
Annan planı Türkiye’nin resmen Kıbrıs’ı işgal ettiğinin… Dolayısıyle işgal edilmiş topraklardan çekilmesi gerektiğinin… Eğer yeniden bir kısım Rum ahalinin Kuzey’e dönmesini kabul etmezse AB kapısının önünde daha çok bekleyeceğinin…
Adadaki askerinin sembolik oranda kalacağının…
Türk halkının pek çok egemenlik halklarının Rum’a teslim edileceğinin ibretlik planıydı!
Ve Erdoğan Kıbrıs Türk halkının çoğunluğunun da desteğini alarak Annan planına “evet” dedirtmişti! Fakat Rum’un “hayır” diyeceğini, “hayır” demesine karşın ve yine de çatır çatır AB’ye üye alınacağını bilemediydi!
Annan planı dolayısıyla olagelen gelişmeler Türkiye’nin ayakları yere basan, planlanmış bir Kıbrıs politikasının olmadığının en somut ispatıdır.
GELELİM BUGÜNE: Nedir şimdilerin Kıbrıs’la ilgili Türkiye politikası? Her halde “yurtta sulh cihanda sulh” değildir çünkü tüm Orta Doğu ülkelerine bile haddini bildirmeye varan “saldırı politikası” ile çelişki oluşturacaktır! Fakat yine de biliyoruz: Son söz eninde sonunda Ankara’nın olacaktır! Pekala ne olacaktır nasıl olacaktır bu son söz?
O zaman son sözümüzü söyleyelim: Kıbrıs Türk halkı bir yandan Anastasiadis’in bombardımanı ile berhava edilmeye çalışılırken, öte yandan günü geldiğinde son sözü söyleyecek Türkiye’nin ne söyleyip ne eyleyeceğini “bilememenin” sıkıntısındadır!
Ve desek ki Kıbrıs Türk halkı Güney’le Kuzey arasında sıkışıp kalmış, zaman zaman boğulma tehlikesi geçiren bir talihsiz konumdadır! Çok mu aykırı laf etmiş olacağız? Olsun! Çünkü Erdoğan’dan biz de korkuyoruz!
**********
GASPLAR CİNAYETLER FURYASINDA GÜVEN DUYULMASI GEREKEN POLİS
Uçanok bir müteahhit. Anlatılanlara göre kendisine iş yaptırıp parasını ödemedikleri, bu nedenle ikinci iş taleplerini geri çevirdiği için öldüresiye dövülerek hastanelik ediliyor!
Var mıydı bizde böylesi voyvodalıklar? Hem iş yaptırt parasını ödeme, hem ikinci iş teklifinde bulun, kabul görmeyince de öldüresiye döv hastanelik et! Polise, hukukun üstünlüğüne, mahkemelere karşın olageliyor artık böylesi olaylar!
İkinci olay “Bayraktar cinayeti.” Yollarda bellerde, kahvehanelerde, evlerde Şerlok Holmes’i aratmayacak yorumlar, anlatımlar salınıyor. İnsanlar cinayetin arkasında çok daha büyük hesaplaşmaların olduğunu söylerlerken medya “deliller açıklansın” diyerek dayatıyor… Sonunda, birinci derecede cinayet zanlısı, aslında prostat kanseri olduğu için yürümekte bile zorlanan kişi Lefkoşa Polis Müdürlüğünün üçüncü katından kendini atarak intihar ediyor… Ve bu kez cinayetle ilgili yorumlar yön değiştiriyor, suçlu sandalyesine polis oturtulurken, birinci derecede cinayet zanlısı kamuoyunda “mazlum” ilan ediliyor. Şimdi “neden” sorusuna cevap vermeden olaya bir de şöyle bakın: Eğer polis cinayet zanlısı yaşlı insanı üçüncü kata çıkartırken ellerini kelepçelese, bir polis bir koluna öteki diğer koluna yapışsa ve es kaza bu tedbir medyaya düşseydi nasıl yorumlanırdı? “Allah da var. Hasta ve yaşlı adama sen kelepçe tak, iki polis ile yapış kollarına, ta üçüncü kata çıkart… Var mı dini imanı. İnsanlık da mı öldü? (Kaldı ki polisin işkence ettiği bile söyleniyor!)
Oysa ne yaptı polis? Dini imanı ile Allah’ı olduğu için zaten ölümcül hasta olan adamın kollarına yapışıp cani muamelesi yapmadı, İnsanca davrandı. Adam polisin elinden sıyrılıp kendini aşağı atınca da o “insanca” davranan polis “suçlu” oldu!
BİR SONUCA VARALIM MI? Son zamanlarda polis üzerinde baskılar yoğunlaşıyor. Bir yandan Anayasa değişikliklerine kadar giren sonra siyasi koşullara uygunsuzluğu nedeniyle çıkartılan “Polisin sivile bağlanması” olayı, öte yandan Polis Genel Müdürlüğünü vekâleten yürüten Pervin Gürler olayı. Son Bayraktar cinayeti, işte bu iki olayın polisin başarısızlığı olarak harmanlanıp halkın sunumuna getirilmesi olayıdır! çıkan sonuç ise şudur: “Polis görevini yapamıyor, başarısızdır!”
Şimdi yukarıda anlattığım biri darp diğeri cinayet olan iki olaya bir daha bakalım. Birinci olayı yani darp olayını işittiğinizde “böylesi voyvodaları alacaksın “içeri” bir güzel döveceksin ki dövmek nasılmış görsünler” demediniz mi? Oysa hayır! Polisin görevi tutukluları dövmek değildir! Fakat siz “dövsün” diyebiliyorsunuz!
İkinci olay. Anlattık, hasta ve yaşlı bir adama insanca davranıldı. Kim insanca davrandı? “Dövün” dediğiniz polis! Ve sonra ne dediniz ama: “Adam polisin ihmali sonucunda intihar etti, cezalandırılmalıdırlar!
Kısaca diyoruz: Polise güvenmez ve kendimizi sürekli “polis” yerine koyarak suçlu avına çıkarsak aslında bunu yaparken “polisi zan altına itmek amacında yaparsak,” hata yapmış oluruz. Çünkü Polise çok ihtiyacımızın olduğu dönemlerden geçiyoruz.
**********
MAĞUSA BELEDİYESİ’NİN ÖNCELİKLERİ
Dün “birinci öncelik yol ve trafiktir” demiştim. İkinci önceliği yazmadan şunu hatırlatayım. Artık Belediyelerin “yapağım, edeceğim” diyemeyeceği, yapmakla zaten yükümlü olduğu asli işleri vardır ki lafları bile abese iştigaldir! Mesela rutin olarak çöplerin toplanması, temizlik, tertip, su, yolların ışıklandırılmaları, mezbahaların denetlenmesi, varsa denizi, plajların oluşturulması, vesaire… Bunlar olmazsa olmaz ki Lefkoşa Belediyesi maalesef bu “olmazların olması nedeniyle mahvolduydu…”
İkinci önceliğe gelince: Oktay Kayalp’i Mağusalı seçmen karşısında sempatik kılan bazı nedenlerden bir tanesi de “bırakın yapsınlar, bırakın gitsinler” tutumuydu. Daha kısacası “bizim çarpık yapılaşma” dediğimize Kayalp Mağusa kentinin gelişimi olarak bakıyordu. (Her halde diyoruz.) Mesela bir spor kompleksi olan MAGEM apartmanların arasında ve trafiğin en yoğun olduğu bir yerde oluşurken, yeşil alan olması gereken yerler de apartmanlarla dolduruldu… Üç ana yola yeni alternatif yollar açılamadı çünkü her yer yoğun iskân alanları ile dolduruldu…
Kısaca hâlâ “nazım planından” yoksun Mağusa çarpık yapılaşmaya devam ediyor, sorun da büyüyor. Dolayısıyla Lefkoşa’daki Şehircilik birimi ile ilgili Bakanlığı harekete geçirip Mağusa’yı hemen “planlı programlı” ve tabi ki yeni yapılaşmaya kavuşturacak bir konuma sokmak gerekir… Hadi bir örnek daha verelim. “Mağusa’daki “göl” doğal hali ile ileride büyük bir halk parkı haline getirilecekken, büyük bölümü parsel parsel dağıtılarak apartmanlarla doldurulmuştur!
































