Önce bir itirafta bulunayım: Bugüne kadar hiçbir seçimin sonucunu “doğru” tahmin edemedim! Nabız tutamadığımdan değil, “adaylara kendi değerlerimle” baktığımdan!
Oysa politika bir “oyundur.” Kim daha “doğru” oynarsa o kazanır. Tabi söylemeye hiç gerek yoktur: O “doğruların” içinde “politik atraksiyonlar” da vardır, “alavere dalavereler” de vardır, vaatlere asılı yalanlar da vardır, popülizmle “para” da vardır!
Ve tam tersi: “Devlete millete hizmet aşkında dürüstlük de vardır, haktan hukuktan yana doğrular da vardır, faziletle basiret de vardır!”
SON YEREL SEÇİMLERDE NE VARDI? Henüz gazeteci refiklerimin yorum ve değerlendirmelerini, hangi adayların hangi yörelerde ne kadar oy alarak ve hangi olumlu etkenler sonucu seçildiklerini incelemedim. Zaten dün de yazdım, çok umurumda değil çünkü beni ilgilendiren sandıktan çıkanların “partileri” ile “misyonları” değil, “yapacakları işlerdir…”
Buna karşın CTP’nin üç büyük kentte seçim kaybetmesi, 28 belediyeden 14’inde sandıktan çıkması bu seçimleri bu seçimleri “CTP özel” haline getirdi! O “özelin” en somut ispatı da Mağusa’da yaşandı: Mesela son dönem belediye başkanlığı görevinde Mağusa halkının değil, “Mağusa Belediye Başkanı Galanos’un, Gladaklizmo panayırlarının, kilise ayinlerinin” özel görevli ve organizatörü ile sponsoru durumuna düşen Kayalp’in her şeye karşın az farkla da olsa kazanacağını zannediyordum! Oysa Mağusa halkı “gitme zamanındır” dedi! Fakat benim yukarıda yazdığım nedenlerden dolayı değil, UBP ile DPUG ittifakının ve de çok sıkı çalışmalarının sonucunda! (Aslında kulislerde olagelen yığınla olay da var ki Oktay Kayalp’i götürenlerin bir kesimi de kendi partililerinden! Gerçekte bu dönem CTP kendi içinde parça körçe oluşu yaşadı, hezimet mukadderdi!)
REFERANDUMDAN NEDEN HAYIR ÇIKTI: “Hayırsız” olduğu için değil! Sol’un kendi içinde “futbol maçı” haline getirildiği için!
Bir kesim “polisin Sivile bağlanmamasına” olumsuz tepki gösterirken, kimileri “vicdani ret”tin değişiklikte yer almamasına kızmış, Bazı kesimler kafalarına göre değişiklik olmamasına “karşı tavır” koymuş, sonuçta her zaman yazdığımca “kendileri marjinal fakat sesleri yüksek” bu kesimlerin propagandası tutmuş ki sandıktan “hayır” çıkmış!
Nitekim dün sabah bazı tanıdıklara sordumdu: Hatta sormadan niçin “hayır” dediklerini onlar söyledilerdi! “Neden” soruma ise hiç biri de “şu veya bu maddeden dolayı” cevabını veremedi! Çünkü kendilerine “hayır” demeleri gerektiği telkin edildi, “hayır” dediler!
Pekala neydi sol siyasi partilerin ve bazı STÖ’lerinin Anayasa Değişiklikleriyle dertleri? Aslında “Anayasa değişikliklerini yapan Erhürman’lı CTP kadrosuna muhalefetten bu değişikliklerle de TC’nin icazetinden kurtulamamaya” varıncaya kadar nedenler vardı! Fakat asıl sorun “Sol”un kendi içindeki görüş ayrılıklarıydı! UBP ile DPUG zaten Yorgancıoğlu Hükümetine her hal’u kârda muhalefet yapacaktı, “hayır” dediler ve yaptılar!
İYİ VE HAYIRLI MI OLDU? Cumartesi günkü “Köşemde” niçin referandumda “evet” diyeceğimi kendi görüşlerimle ortaya koyarken şu iki vurgulamayı da yaptımdı:
“Anayasa değişikliklerinin” ilk kez kendi vekillerimin, kendi Meclisimin, kendi Devletimin alın teri göz nuru oldukları için.
“Bu değişikliklerin,” istenildiği ve ihtiyaç duyulduğunda yeniden yeni değişiklikler yapılabileceğinin mümkün olduğunun ispatını çaktığı için…”
Tabii Anayasa değişiklikleri gündeme geldiğinde en azından çalışmalara TC’den bir Anayasa uzmanını da katmanın halkta güven duygusu yaratacağını yazmıştım. Oysa bu konuda tecrübesi olamayan “bizden insanlar” yaptı değişiklikleri! Dolayısıyla bizim gibi “insanların insanlara husumet ve küçümsemeyle yahut iktidar muhalefet gözlükleriyle baktıkları böylesi memlekette, sandıklardan çoğunluğunca “evet” çıkması beklenemezdi. Ne var ki ben yine de “evet” çıkacağını zannettimdi!
(Yarın, “Belediye Başkanı” seçilenlerin kısa süre sonra “enkaz devraldık” diye duyuruda bulunacaklarını, az biraz zaman geçtikten sonra da “battık” diyerek feryatlar kopartacaklarını “Köşeme” taşıyarak Yerel seçimleri biraz daha dürteceğim.)
**********
Müzakereler yine gündemde
Yerel seçimlerin gölgesinde kaldığı için bir süredir gündemden düşen “müzakereler” Dışişleri Bakanı Özdil Nami’nin Filelefteros Gazetesi’ne verdiği mülâkatı ile yine ivme kazandı! Tabii ortaya konanlar bilinmeyenler değillerdi. Ancak “resmi ağızdan” tekrarlarını duymak “sağlayıcı” oluyordu. Nitekim bir kez daha öğrendik ki Anastasiadis bir zamanlar “virgin” de denilen “bakir” bir çözüm istiyor.
Bunun için de tüm geçmişte alınan kararların, üzerinde uzlaşmaya varılan konuların dikkate alınamamasını, yeni bir sayfa açılmasını istiyor.
Mesela diyor ki Nami, “mülkiyet konusunda uzlaşı noktaları içeren iki belge bulunmaktadır. Bu aşamada müzakerelerde “mülkiyet” konulu 4-5 görüşme gerçekleştirdik. Ancak bu konularda bile Rum tarafı daha önce kabul edilen unsurlardan geri adım atmıştır!”
Yine Nami diyor ki: “Maraş konusunda ise ABD Dışişleri Başkan Yardımcısı Biden’ın adaya yaptığı ziyareti sırasında durum değerlendirmesi için uzmanların gönderilmesi gibi basit bir konuda dahi uzlaşıya varılamamıştır!”
Öte yandan Rum basını da Anastasiadis Yönetimi paralelinde bir yayın sergilemektedir. Mesela Filelefteros Özersay’ın “al-ver” safhasına geçilmesi konusundaki önerisine, “Taraflardan biri dünyada, biri ayda iken al-ver prosedürüne girilemez” diyor!
Ve ilginç bir olasılıktan söz ediyor: “Geriye kalan tek umut ağustos ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen sonra Türkiye’nin olası tavır değişikliğidir…”
Gazetenin “geriye kalan umut” dediği böylesi bir siyasi tasarrufun ne olacağını ise anlamışsınızdır: Çok amiyane ifadesi ile “Türkiye’nin Rum isteklerine olumlu cevap vereceği bir politika değişikliği!”
İŞTE UZLAŞIYA VARILAMAYAN ON DOSYALIK SORUNLAR: Anastasiadis kopyalarını dağıtmadığı fakat isteyen milletvekilinin Başkanlık Köşküne giderek okuyabileceği 10 dosya hazırlamış. Bunlar “ana başlıkları” ile “alt başlıklarından” oluşuyorlarmış. Aktarıyorum:
Önceki İdari İşlemler… Dış ilişkiler… Avrupa Birliği… Merkezi Hükümetin Yetkilerinin Paylaşımı… Yargı Erki… (Henüz Türk tarafı tez sunmadı diyor.) Mülkiyet konusu… Anlaşmanın Yürürlüğe Girişi… Yasama Erki… Yürütme Erki… Kamu Hizmetleri…
Diyor ki Filelefteros, “Türklerin bu tezleri kendilerine göre yorumlamaları nedeniyle, hiç biri üzerinde uzlaşıya varılamamıştır!”
Mesela: Türk tarafı 10’u Rum 5’i Türk 15 kişilik Bakanlar Kurulu oluşmasını istiyormuş. Kararların da her bir toplumdan iki Bakanın da katılacağı oy çokluğu ile alınmasını önerisini getiriyormuş…
Zaten artık uzlaşmazlık konularının neler olduğunu çok iyi biliyoruz ki şu aşamada bir ortak noktada uzlaşmak mümkün görünmüyor!
VELHASIL’I KELÂM: Müzakerelere tabandan değil tepeden başlandı. Tabanda “toprak, harita ve Türk Rum nüfusları” vardır. Federal sistem bunların üzerine inşa edilecekti. Çünkü temel yoksa, “federal sistem” neyin üzerinde nasıl inşa edilecek bilinmiyor ve sorunlar “muallakta” kalıyorsa, uzlaşma olmaz!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (PİSLİĞE DEVAM)
Yakınım olan bir aile anlatıyor. “Geçen akşamların birinde Mağusa’nın halkın gezi yeri olan Palm Beach sahilinde dolanıyoruz. Baktık banklardan birinde üç dört kadın oturmuş çekirdek yiyorlar. Kabuklarından önlerinde tepecikler oluşmuş. “Bu kabukları bir poşete koysanız da etraf kirlenmese” diyerek müdahalede bulunmak gereğini duyduk ki önce “sen ne karışın be” sonra da “çok temizlik istersen gel sen temizle” yollarındaki laflara hakarete uğradık ki terbiyesizlik ancak bu kadar olurdu!
Ve soruyorlar: Yüzlerce insanın gezip dolandığı ışıklar altındaki bir “sahil şeridinde” bile eğer tek bir kul böylesi pisliklerle rezilliklere aldırmıyorsa, aldırıp uyarmak gereğini duyan “temiz” yurttaşlar hakaretlere uğruyorlarsa; bu ülke ne zaman “temizlenecek” öğrenmek istiyoruz!”
Gerçekten ne zaman kurtulacağız bu mezbelelikle mezelletten?
































