Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

OSMAN ERTUĞ’UN AÇIKLAMASI (ÇÖZÜM OLACAK MI?)

Müzakereler devam ederken yavaştan bazı konularla sorunları anlamaya başlıyoruz. Tabii bize anlattıkları oranda!
Nitekim geçen gün Eroğlu’nun müzakerelerdeki Danışmanı ve Sözcüsü Osman Ertuğ bir TV programında son gelişmelerle ilgili açıklamalarda bulunurken, ana başlıkları itibarı ile şunları öğrendiydik. (Başından beridir Ertuğ’un açıklamalarını çok ciddiye aldığımı belirtmek isterim…)
Ertuğ öncelikle “hukukun kara mizahı” olarak gündeme oturan AİHM’nin kararına ilişkin şöyle diyordu. “13 yıldan sonra nasıl böyle bir karar alınır bunu anlamakta güçlük çekiyoruz!.. Sadece çelişkiler içeren bir karar da değil, hukuki içerik bakımından da bir zemine dayanmıyor!”
OYSA BİZ HİÇ ŞAŞMADIK: Çünkü AB’nin Türkiye’ye karşı tutumu Lozan’dan beridir süregelen husumetle beslenmektedir… Nitekim Ecevit koalisyon hükümeti döneminde AB’nin çifte standartlarından bıkıp usanan Ecevit Avrupa’yı “ırkçı” ilan ettiydi! Fakat bir yandan da AB’ye girmek için mücadelesini sürdürdüydü… Bu yönde karar ve uygulamalara imza attıydı… Ne var ki “Kıbrıs ve Ege Katılım Belgesi” ön şart olarak alınınca yine kızmış ve Kasım 2000 yılında “Avrupa bizi aldatmıştır” serzenişinde bulunmak gereğini duymuştur…
Dolayısıyla AİHM’nin şimdilerde “tazminat” lafı ile Türkiye’ye attığı kazığı yadırgamamak gerekir ki bunda Erdoğan’ın Twitter yasağının kaldırılmasını dikkatte bile almamasının da etkisi vardır. Kısaca Avrupa Birliği Kıbrıs üzerinden Türkiye’yi cezalandırmaya devam etmektedir!
ERTUĞ’UN AÇIKLAMALARINA GELİNCE: “İkinci ayaktayız” diyor ve ekliyor: “6 Mayıs’ta özüne yönelik görüşmeler başladı… Taraflar bu aşamada önerilere karşı öneri getirme durumundadırlar… Henüz ‘köprü kurma’ aşamasına gelinmedi… Sayın genel sekreterin de katılacağı ve gözetiminde yapılacak üçlü bir görüşme önerimiz vardır. Ondan sonra ‘çoklu taraflı’ toplantı olacak. En son aşamada da büyük pazarlığın yapılacağı bir toplantıyı ön görüyoruz. Bu son toplantıda uzlaşmaya varılırsa referandum tarihi saptanacaktır…”
İşte yol haritası bu! Tarama süreci bitti, sıra köprü kurmaya geldi… Tabii Atina ve Ankara’ya Türk Rum görüşmecilerin çapraz ziyaretleri de devam edecektir…
PEKALA ÇÖZÜM İÇİN UMUT VAR MI? Allah’tan umut kesilmez ama lütfen bu işe Allah’ı karıştırmayın çünkü “Tanrı her zaman bizim için doğru olanı ister. Bu nedenle hiçbir şeyi bizden esirgemez. Eğer aksi oluyorsa biz kendimiz bizim için iyi olana kapılarımızı kapattığımızdandır… Tanrı insan vasıtasıyla yaratır…”
Yukarıda tırnak içine aldığım cümleleri Anastasiadis çok iyi bilecektir. Çünkü Hz. İsa’nın İncil’inde vardır.
Kısaca: Bu adada, “iyi ve doğru, hakka ve hukuka dayalı, iki halkın birbirine tahakküm etmeyeceği bir çözüm istiyoruz…”

   
KALKINMA, DEMOKRASİ VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ ÜZERİNE OTURURSA ANLAM KAZANIR
Soma’daki facia dış dünyada da büyük tepkilere neden oldu. Türlü çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Buna karşın hepsi de şu ortak noktada birleşti. “Büyük facia!”
Fakat bu büyük facia nedeniyle gördük ki Türkiye iş kazalarında ki artık “iş cinayeti” olarak ifade ediliyor, dünyada üçüncü AB içinde ise birinci sıradaymış! Üstelik iş kazalarında Türkiye’yi geçen ülke sayısı da çok azmışmış! Birincilik Çin’indir diyorlar! Buna karşın aldığı tedbirlerle Çin iş kazalarını yüzde seksen azaltmayı başarmış…
HEP AYNI ŞEYİ SÖYLÜYORUZ: İnsan unsuru! Sonra ekliyoruz: Dünyada tutun ki yedi milyar insanın “kaderini” belirleyen iki ana başlık vardır: “Devlet için çalışan insan!”, “İnsan için çalışan devlet!”
Komünist yahut demokrat rejimler örneklemelerine girmeyeceğiz çünkü artık bu tip kavramlar çok değişti…
Fakat şunu rahatlıkla söyleyebileceğiz: Bugün de Türkiye için dışındaki demokratik ülkeler hep ayni şeyi söylüyorlar. Şöyle ki “bir ülkenin ekonomik yönden kalkınması insanlarının refah ve güven içinde yaşamaları” anlamına gelmiyor!
ÇÜNKÜ: Bir zamanlar Stalin de insanları 24 saat çalıştırarak Rusya’da en büyük kalkınmayı gerçekleştirdiydi… Fakat kalkınan devletti! İnsanlar değil! Ki Rusya aya insan gönderen ilk ülke olduydu! Ama o “insan” Rusya’nın büyüklüğünde yansıyan büyüklükte değildi… Nitekim Gorbaçov büyük değişim sürecine girip de Rusya’yı dışa açtıkta görüldü ki en büyük ihracatı işsizlik nedeniyle türlü çeşitli ülkelere dağılan Rus kadınlarıdır. Ki para kazanıp hayatlarını idame ettirmek için fahişelik yapmak zorunda kalıyorlardı!
Erdoğan’lı Türkiye on yılda müthiş bir kalkınma yarattı! Fakat insanını değil! Nitekim dünya sıralamaları ve oranlara giren istatistiki verilere baktığımızda Türkiye hâlâ çok ama çok gerilerde seyrediyor! Her şeyin anası babası olması gereken eğitimde de! Ki şu sıralarda o “doğru ve verimli eğitim” için hâlâ kırk bin öğretmene ihtiyaç olduğu söyleniyor…
ŞUNU ANLIYORUZ: Eğer kalkınmayı, gelişip büyümeyi demokrasinin vazgeçilmezliği ile hukukun üstünlüğü üzerine oturtmazsanız bir Çin, bir Rusya, bir Suudi Arabistan yahut bir İran olursunuz ama mesela lafımı çok yadırgayacaksınız bir Güney Kıbrıs olamazsınız, İngiltere, Almanya, İsveç falan hiç olamazsınız!
KKTC’Yİ DE ÖNCE DEMOKRASİ VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ İLKELERİNDE ŞEKİLLENDİRMEK GEREKİR: Ki kalkınma ile büyümesini “keyfiliklerle kanunsuzluklardan, dolandırıcılıklarla rüşvetten, insan emeğinin sömürülmesi ile insanın horlanmasından azade kılsın…”
Nitekim geçmiş günlerde “iki kişinin iki ayrı cümlesini not ederek bir vesile ile kullanmak için masama koymuştum.
Meclis Başkanı Sibel Siber diyordu ki: Siyaset halkın mutluluğu için yapılmalıdır…
UBP Genel Başkanı Özgürgün ise “Meclis demokrasinin beşiğidir” diyordu…
Devlete asıl egemen olması gereken bu iki “kelimedir.” Sonrası zaten insanın refah ve huzura kavuşması demektir…             

KISACA TAKILDIĞIM: (YİNE GELDİ YAZ AYLARI…)   
Ben az biraz sonra denize girmeye başlayacağım. Her yıl biraz da eriyip çürüyen, dökülüp eksilen, yıpranıp eskiyen bedenim belki artık çok yar olmuyor ama olduğu kadar yüzeceğim…
Ve her yaz girişi ile birlikte hep ayni ifadeler, ayni yakınma ve sevinmeler de olsa yine yazacağım çünkü ol alem ya hiç değişmedi yahut çok az değişti!
YAZ DEMEK DENİZ DEMEKTİR: Deniz dediğiniz ise bu memlekette önce ve evvel emirde “bir iki plajın dışında “para” demektir!
Yaz demek sahillerde pislik deryasının akması demektir!
Yaz demek jet skilerin saldıkları korkular demektir!
Yaz demek terle yıkanmaktır ya, sivrisinek ısırıklarını kaşımaktan yaralanmış bedenler demektir!
Yaz demek çıplaklıktır, plajlarda röntgencilik demektir!
Yaz demek geriye kalan üç mevsimde taksitleri ödenecek “turlamalar” demektir!
Yaz demek artık “festivali” olmayan köyün bile kalmadığı yörelerde festivallerden festivallere koşmak demektir!
Yaz demek devlet dairelerinin boşaldığı, işlerin rölantiye alındığı, uykuların gündüzlere de kaydığı rehavet demektir!
Yaz demek siestadır ama bir yandan da cumadan başlayarak pazar akşamlarına kadar düğünlere angaje olmuşluklarda, düğünlerden düğünlere koşmak demektir!
Yaz demek “yine geldi yaz baharın ayları/yare mektup yazmak ister gönlümüz” türküsü demek değildir ama!
Yaz demek sonbaharın gelişi ile çekilen sular gibi boşalan sahillere çöken hüzünler, geride kalan “bir yaz mevsimi kadar kısacık hatıralar” demektir…