Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

O İŞÇİLERİN UĞRUMUZDA ÖLMELERİ SAYESİNDE VARIZ BU ADADA (AİHM’YE İTHAF EDERİM!)

Soma Maden Ocağı’nda ölen yüzlerce maden işçisine Allah’tan rahmet dilerim.  İşçi her zaman ölür ama maden işçisi bir başka türlü ölür. Yerin metrelerce altında sadece bir Allah’ı vardır yukarıda! 
O metrelerce yerin altındaki galerilerde çalışırlarken bir kaza sonucunda öldüler mi  işte o zaman anlamınca söylenir:  “Topraktan geldik toprağa gideceğiz!”   Gitmek bile gerekmez,  yerin altındaki  o maden kuyularındaki karanlık dehlizlerde toprağa karışılır!”
YÜZLERCE BİNLERCE İŞÇİ:  Onların alın teri,  vergileridir bizi bu adada var eden…   Anadolu insanının nafakasından,  lokmasından kesilen o helal paralardır Kıbrıs Türk halkını bu adada korkusuz ve güvenlik içinde yaşatan.
Onları horlayanlar mı vardır?  Yüz  defa özür dilerim!   Onları insan yerine koymayanlar, dışlayanlar mı vardır?  Bin kere özür dilerim! 
ÇÜNKÜ: Ben onları 1974 Barış Harekâtı’nın 14 Ağustos günü Türk ordusunun Mehmetçileri olarak Mağusa surlarının yamaçlarında  gördüğümde,  “işte dediydim bizi kurtaran insanlar…”       Hepsi de ufacık tefecik,  gösterişsizdiler.  Bazıları kendilerinden büyük ağır silahlar taşıyorlardı.  Bazıları terden sırılsıklamdı. Lefkoşa’dan yaya çıkmışlar  akşama  varmışlardı Mağusa surlarına…  Hepsi de kavruk Anadolu insanlarıydılar… 
Onları Yeni Kapı üstünden dürbünle izliyordum.  Şimdi Serbest Liman’ın tesislerinin olduğu Karakol Ovası’na yayılmışlar, bazıları abdest alıyordu, bazıları yerlere serilmiş soluklanıyordu.       Sabır ağaçlarının  olduğu yerde bir bayrak direği  üzerinde de ipi koptuğu için  asılı kalmış bir Yunan bayrağı vardı.  İşte bir subayla iki er  oralara bakarken takıldı dürbünüme.  Birinin elinde dürülmüş Türk bayrağı o direğe doğru yürüdüler.  Mehmet subayının  verdiği   Türk bayrağını omzuna atıyor,  bayrak direğine sarılarak uca kadar tırmanıyor.  Önce Yunan bayrağını çözüp alıyor oradan.           Hayır! Yere atmıyor! Çiğnemiyor!  Omzuna koyuyor,  sonra yerine Türk bayrağını çekip yere iniyor.  Yunan bayrağını itina ile dürerek  subayına veriyor.  Bir adım   geri çekilerek selamını da verdikten sonra   ayrılıyor…  
AİHM’SİNE İTHAF EDERİM:  Barış Harekâtı sırasında Karpaz’da 60 bin Rum’un mülkiyet haklarını gasp ettiğini,  mağdur durumlara düşürdüğünü,  hâlâ bulunamayan kayıpların sorumlusu olduğunu iddia ederek Türkiye’yi 90 milyon euroya mahkûm eden o Avrupa’nın İnsan Hakları Mahkemesi’ne ithaf ederim! Türk askeri o savaş’ın en sıcak anlarında bile Yunan bayrağına  “düşman bayrağı”  olarak değil,   bir devletin ulusal   bayrağı olarak saygı gösterdi…
Dün de yazdıktı:  Bir de bu adada  Yunan askerleri ile birlikte Rum Muhafız güçlerinin Türk halkını  nasıl kıyıp doğradıklarına nice Türk bayraklarını çiğnediklerine bakın!..   
Bir kez daha  uğrumda  şehit olan “varlığımın savunucusu”   Anadolu insanından, o maden işçilerinden  özür dilerim.  Tanrının rahmeti üzerlerine olsun.  
    **********    

    “ZAMANA”  OYNAMAK  YANLIŞ OLDU!
Başından beridir Türkiye Kıbrıs siyasi sorununu  “zamana”  yatırmakla büyük hata yapmıştı.  Ta Ecevit’in maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu’ndan beridir bu yanlış politika süregeliyor.  Kolordu Komutanı iken bir yemekte   “zaman lehimize çalışıyor”  diyen Hasan Kundakçı Paşa ile saatlerce tartışmış,  uzlaşamamıştık.
Nitekim zamanın nasıl lehimize çalışmadığı Annan planı ile verdiğimiz ödünlerle de ispatlıdır şu sıralarda müzakere masasında Rum’un istedikleriyle de ispatlıdır!  
NEDEN BU AÇMAZA DÜŞTÜK?   Türk insanının  “Osmanlılık  efelenmesi”  genlerinde olmalıdır.  “Vurdum,  girdim,  aldım,  benim oldu!”
Hayır senin olmadı!  Bu iş Osmanlı İmparatorluğu’nda olurdu ama ikinci dünya savaşından sonra bir daha olmaması için BM’leri de icat ettiler,  “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Haklarını” da…  Yani kimse  “vurdum girdim o halde artık benimdir”  diyemez.  Nitekim vakti zamanın  böylesi saldırılar sonucu oluşan devletler,  İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve hâlâ daha, ayrılıp ayrılıp kendi etnik kökenleri ve bayrakları ile kendi egemen devletlerini kuruyorlar.  (Biz Rumlarla birleşeceğiz!  Herkes  Mersin’e biz tersine!)
TÜRKİYE SANDI Kİ:  Adaya Garanti Anlaşması’ndan doğan hakkımda Kuzey’e  bir kolordu yığar,  Anadolu’nun ne kadar işsiz güçsüzü varsa onları da Rum’un mülklerine yerleştirir ve Türk parasını ikame edip   Kuzey’e  pompalarsam,  zaman içinde kökleşip kemikleşen bir Türk devleti yaratırım.  Rum dayanamayacağından,  istediğim çözümü de kabul eder…
Bu kadar basit bir hesapla  ancak bugünkü duruma varılırdı!  Şimdi yedi düvel çözüm diye bastırıyor üstelik  “daha daha”  diyen Rum’un arsızlığı  beterince artmış,  neredeyse Kuzey çantada keklik diyor! 
Neyse ki zaman zaman  şu AİHM kararları gibi kararlar başımıza balyoz gibi vururlar da  az biraz kendimize geliriz.  Ki şimdi anladık ki:
Zaman lehimize  çalışmıyor! 
Zaman Rum’u çökertmiyor aksine dünya devleti yaparken mazlum  Türk halkını da  beterince mağdur ediyor.
Zaman Rum’un  siyasi tezini çökertmiyor, aksine Rum’u daha güçlü hale getiriyor!
Zaman ekonomik yönden Türk halkına yar olmuyor, Güney onca krizlere karşın her zaman bizim üstümüzde oluyor!
   Zaman geçerken yetişen bir yeni nesil artık  “vatan,  millet,  memleket”    lafları duymak istemiyor,   “yaşam hakkı için aş,  iş,  gelecek” istiyor!
Zaman  artık kötü geçiyor!
PEKALA NE YAPMALIDIR ANKARA? Eğer Türkiye için Kıbrıs hâlâ ulusal davası ise bu davayı dünyaya anlatacak  seferberliği başlatmalıdır…  Rum bir isterse Türk iki istemelidir…  Rum bir adım atarsa Türk üç adım atmalıdır…   AİHM’de bir dava açarsa Türk on dava açmalıdır.
Kıbrıs’ta Türkiye’de kurulacak  “tanıtım örgütleri”  (paraları yemek için değil)  dünyada yoğun bir tanıtım kampanyası sürdürmelidirler…  
Aksi halde bir gün  kendimizi  çocuklarımızın geleceklerini kurtarmak için kitleler halinde  AB ülkelerine göç yolları açmış çaresiz insanlar olarak bulacağız!               

  **********    

  HALK ANAYASA İLE NASIL  UĞRAŞSIN Kİ?    Kısır bir döngü içerisinde heyamola çekiyoruz.  Dolayısıyla sorunlar da hep mevsimlik oluyorlar. Mesela:              Tarım kesiminin sorunları hasat zamanlarında yayılır ortalara!             İlkbaharda bir sonbaharda iki,  “Patates üreticilerinin”  feryatları yükselir!

  Narenciyecinin  “battık”  sesi tam bu aylarda çıkar    ayyuka.             Zaten bu yıl çiftçi çoktan battıydı,  köşesine şimdi alacağı kuraklık tazminatını bekliyor!
Az biraz sonra  “turizmcilerle tur düzenleyenlerin”  seslerini duyacağız! 
Hayvancılar yıl 365 gün zaten gürlemekteler!
Sanayici,  ticaret erbabı  hak eza!
Sendikacıların  sırtı kaşınsa devletten bilip anında  yollara çıkmakta!  
Sağlık,  eğitim sorunları  yeter ki ilgili bakanlarının sağlık afiyetleri devam eder olsun,  çoktan rutine bindi,  her gün gündemde! 
Ve şimdi  “anayasa”  var şükürler olsun! Halkı ilgilenmeye çağırıyorlar! 
FAKAT YUKARIDA YAZDIK:  Bu halk bin parçaya bölünmüş…  Buna karşın şimdi de anayasa değişikliklerini önüne itip hadi bakalım bize fikrini söyle demezler mi?  Öyleyse size bir fıkra anlatayım:
Yaşlı karı koca yataklarına girmişler uykuya geçmek üzereler. Ancak kadını aniden  romantik bir  havalar basar,  kocası ile sohbet etmek ihtiyacı duyar.  Dudaklarında gülümseme gözlerinde hülyalı bakışlarla   der ki kocasına,  “hatırladın mı efendi,  bana kur yapacağında elimi tutardın.”
Kocası uykulu, elini uzatır,  karısının elinin üzerine koyar…  Fakat kadın devam eder hatırlatmaya:  “Sonra beni öperdin…” Koca ha daldı ha dalacak ama uzanır dudakları ile karısının yanağına bir öpücük koyar ve hemen başını yastığa vurarak derin bir uykuya hazırlanırken… Kadın bu sefer de “sonra beni boynumdan hafifçe ısırırdın…”  Der demez adam yorganı fırlatıp yataktan kalkar, hızla diğer odaya yönelirken yaşlı hanımı sorar:  “Nereye gidiyorsun?  Adam  cevap verir: “Dişlerimi takmaya!”  
Ya işte bizim Anayasa da öyle!  Halkın ahı gitti vahı kaldı,  bir de başına Anayasa’yı    yıkmaya çalışıyorlar!